Uykuya Direnen Çocuk Gecenin Sessizliğinden ve Ayrılıktan Korkmak

Uykuya Direnen Çocuk: Gecenin Sessizliğinden ve Ayrılıktan Korkmak

Günün o yorucu, hızlı ve bitmek bilmeyen koşturmacası yavaş yavaş sona erdiğinde, evlerin içine o tanıdık akşam dinginliği çökmeye başlar. Yetişkinlerin dünyasında bu saatler; işin, sorumlulukların ve dış dünyanın gürültüsünün geride bırakıldığı, dinlenmeye ve huzura geçiş yapılan kıymetli anlardır. Oysa pek çok evde, saatin akrepleri uyku vaktini göstermeye başladığında bu dinginlik yerini aniden büyük bir gerilime, bitmek bilmeyen itirazlara ve sessiz bir savaşa bırakır. Çocuğun gözlerinden uyku akmasına rağmen yatağa gitmemek için sergilediği o amansız direniş, ebeveynler için günün en zorlayıcı sınavlarından birine dönüşebilmektedir.

Sürekli su içme bahaneleri, “bir masal daha” pazarlıkları, tuvalete gitme istekleri veya yatağın içinde sebepsiz yere ağlama krizleri… Dışarıdan, yetişkin aklının o pratik ve mantıklı penceresinden bakıldığında bu tablo genellikle “inatçılık”, “sınırları zorlama”, “dikkat çekme çabası” veya basit bir “karanlık korkusu” olarak etiketlenme eğilimindedir. Oysa çocuğun iç dünyasına, o henüz kelimelerle tam olarak ifade edilemeyen kaygılarına şefkatli bir klinik mercekle yaklaştığımızda, ortada bir inatlaşma veya basit bir karanlık fobisi bulamayız. Çocuğun o direnişi, aslında karanlıktan ziyade ebeveynin sunduğu o güvenli limandan ayrılmaya karşı geliştirilmiş, oldukça haklı ve çaresiz bir hayatta kalma refleksidir.

Uyku: Biyolojik Bir İhtiyaçtan Ziyade Ruhsal Bir Teslimiyet

Yetişkinler için uyku, bedenin şarj olduğu biyolojik ve sıradan bir döngüdür. Ancak dünyayı henüz yeni yeni anlamlandıran, varoluşunu ve güvenliğini tamamen bakım verenine borçlu olan bir çocuk için uyku, sadece gözleri kapatıp dinlenmek anlamına gelmez. Uykuya dalmak; dış dünyayla, günün tüm uyaranlarıyla ve en önemlisi bağlandığı o biricik figürle temasını kesmek, kontrolü bütünüyle bırakarak bilinmezin içine doğru kendini bırakmak demektir.

Bu durum, çocuğun zihninde aslında mini bir “ayrılık” deneyimidir. Uyanıkken ebeveyninin sesini duyan, ona dokunan, onun varlığıyla kendi içsel dengesini sağlayan çocuk; uykuya geçtiğinde bu regülasyon (düzenleme) kaynağından mahrum kalacağını derinden hisseder. Özellikle iç dünyası hareketli, kaygı düzeyi yüksek veya dikkati dağınık çocuklar için kendi zihinlerinin direksiyonunu bırakıp o boşluğa teslim olmak ürkütücü bir deneyim olabilmektedir. Yatağa gitmemek için direnen çocuk, uykunun kendisine değil; uykuyla birlikte gelecek olan o kopuş hissine, annesinden veya babasından ayrı düşme ihtimaline direnmektedir.

Gündüzün Telafisi: “Benimle Kal, Henüz Sana Doymadım”

Modern hayatın getirdiği o hızlı tempo içinde, gündüz saatleri genellikle büyük bir rutinin parçası olarak akıp gider. Ebeveynlerin iş hayatı, çocuğun okulu veya kreşi, evin bitmek bilmeyen telaşı derken; çocuk gün boyunca ebeveyniyle aynı mekanda olsa bile onunla derinden, odaklanmış ve şefkatli bir temas kuramamış olabilir. Çocuğun ruhsal deposu, koşulsuz bir mevcudiyetle dolmaya ihtiyaç duyar.

Akşam olup da evin ışıkları loşlaştığında, çocuk günün bitmek üzere olduğunu fark eder. Eğer içindeki o “görülme” ve “bağ kurma” açlığı henüz doymadıysa, zihin paniklemeye başlar. Çocuğun yatağın kenarında ebeveyninin koluna yapışması veya sürekli yeni bir bahane üreterek onu odada tutmaya çalışması, “Eğer şimdi uyursam, seninle geçirebileceğim bu güvenli, baş başa zamanı tamamen kaybedeceğim” düşüncesinin eyleme dökülmüş halidir. O an çocuk uykusuzluktan ziyade şefkate, temasa ve ebeveyninin zihninde biricik olmaya açtır. Gündüz eksik kalan o ruhsal gıdayı, gecenin son dakikalarında çaresizce telafi etmeye çalışmaktadır.

Sessizliğin İçindeki Yalnızlık ve Zihinden Silinme Kaygısı

Gündüzleri ev; televizyonun sesi, konuşmalar, renkler ve sürekli devam eden bir hareketlilikle doludur. Çocuk bu hareketliliğin içinde kendi içsel kaygılarından uzaklaşabilir. Ancak gece olduğunda, ışıklar kapandığında ve ev derin bir sessizliğe büründüğünde, çocuk aniden tamamen kendi düşünceleriyle ve duygularıyla baş başa kalır.

Ebeveyn “İyi geceler” deyip kapıyı çekip çıktığında, çocuğun o karanlık odada deneyimlediği şey sadece ışıksızlık değildir. Bilişsel gelişimi henüz tamamlanmamış bir zihin için, göz önünde olmayan şeyin yok olma ihtimali her zaman korkutucudur. Çocuğun bilinçdışında çok naif ama sarsıcı bir soru uyanabilir: “Annem/babam odadan çıktı ve kendi hayatına döndü. Ben uykuya daldığımda, onların zihninden de silinecek miyim? Ya beni unuturlarsa?”

Çocuğun sürekli yanına birini çağırması, “Anne su ver”, “Baba üstümü ört” gibi bahanelerle ebeveynini odaya geri getirmesi; aslında “Hâlâ buradayım, hâlâ senin zihnindeyim, değil mi?” sorusunun cevabını arama telaşıdır. Ebeveyn her odaya girdiğinde, çocuk unutulmadığını, hâlâ ebeveyninin dünyasında var olduğunu teyit ederek o derin yok olma anksiyetesini geçici olarak yatıştırabilmektedir.

Ebeveynin Tükenmişliği ve “Hadi Uyu” Kamçısı

Bu krizin en zorlayıcı yanlarından biri, ebeveynin kendi içsel yorgunluğuyla çocuğun ayrılık kaygısının o daracık uyku saatinde şiddetle çarpışmasıdır. Tüm günün yükünü omuzlarında taşıyan ebeveynin, akşam o kapıyı kapatıp nihayet kendi kendine kalabilmeye, dinlenmeye ve bir yetişkin olarak nefes almaya derin bir ihtiyacı vardır.

Ebeveyn, çocuğun bu direncini gördüğünde genellikle rasyonel (mantıksal) bir savunmaya geçer. “Büyümen için uyuman lazım”, “Sabah uyanamayacaksın”, “Artık çok geç oldu” gibi cümlelerle çocuğu ikna etmeye çalışır. Ancak ayrılık korkusuyla kalbi hızla çarpan, duygu beyni alev alev yanan bir çocuğa yetişkin mantığıyla yaklaşmak, o yangını söndürmez; aksine ebeveynin anlaşılamama duvarına çarptığı hissini yaratır.

Dakikalar geçtikçe ve ebeveynin dinlenme umudu tükendikçe, ses tonu ister istemez sertleşir. “Hadi artık uyu!” komutu, bir noktadan sonra öfkeli bir patlamaya dönüşebilir. Ancak bu öfke, çocuğun tam da en çok korktuğu şeyi, yani “sevgiyi kaybetme ve bağın kopması” riskini gerçeğe dönüştürür. Bağırarak veya tehdit edilerek ( “Uyuman için kapıyı kapatıyorum!” ) yatağa bırakılan çocuk, belki korkudan gözlerini kapatıp uykuya dalar ama bu güvenli bir teslimiyet değil, çaresiz bir tükeniş olur. Ebeveyn ise o odadan çıktığında, çocuğuna bağırmış olmanın verdiği o ağır suçluluk ve vicdan azabıyla baş başa kalır.

Geceyi Bir Ayrılık Değil, Güvenli Bir Köprü Haline Getirmek

Uyku saatlerini ebeveyn ile çocuk arasında her gece tekrarlanan bir savaş alanı olmaktan çıkarmak; katı disiplin kurallarıyla, çocuğu odada ağlamaya terk etmekle veya hissettiği korkuyu “kocaman oldun” diyerek küçümsemekle pek mümkün görünmemektedir. İyileşme, çocuğun uykuya direnme eyleminin altındaki o yoğun ayrılık anksiyetesini (kaygısını) şefkatle okuyabilmekle başlar.

Çocuğun iç dünyasını rahatlatmak ve geceyi güvenli kılmak adına, sürece esneklik katabilecek bazı yaklaşımlar oldukça destekleyici olabilmektedir:

  • Ruhsal Vitesi Yavaşça Küçültmek: Gündüzün o yüksek enerjisinden uykunun o derin sessizliğine aniden geçmek, araba saatte yüz kilometre hızla giderken el frenini çekmek gibidir. Zihin bu ani duruşa direnecektir. Uyku saatinden çok önce televizyon ve ekran gibi yoğun uyaranları kapatmak; loş bir ortamda sakin bir oyun oynamak, günün nasıl geçtiğine dair yargısız bir sohbet etmek, çocuğun zihnini o ayrılığa yumuşak bir şekilde hazırlayabilir.
  • Bağı Somutlaştırmak (Geçiş Nesneleri): Ebeveynin fiziksel varlığının yerini tutabilecek, çocuğa yalnız olmadığını hissettirecek nesneler çok güçlü birer içsel sığınaktır. Annenin kokusunu taşıyan bir fular, babanın eski bir tişörtü veya sadece o uyku sürecine eşlik eden yumuşak bir peluş oyuncak… Çocuğa, “Ben odadan çıksam bile bu senin yanında olacak, bu bizim aramızdaki sevgi bağı” diyerek o nesneyi sunmak, çocuğun zihnindeki kopuş korkusunu somut bir güvenle onarabilmektedir.
  • Ayrılığa Değil, Kavuşmaya Odaklanmak: Çocuk uykuya dalarken, uykunun bir son olmadığını, sadece yarına geçmek için bir köprü olduğunu ona hissettirmek oldukça anlamlıdır. “Şimdi uyuyacağız ama sabah güneş doğduğunda, kahvaltıda yeniden buluşacağız” veya “Sen uyurken ben seni hep aklımda tutacağım” gibi cümleler, çocuğun o karanlık odada “zihinden silinme” korkusunu doğrudan yatıştırır. Çocuğun, gözleri kapalıyken bile ebeveyninin dünyasında güvende olduğunu bilmeye ihtiyacı vardır.
  • Kriz Anlarında Şefkatli Bir Duvar Olmak: Çocuk tekrar tekrar yataktan kalktığında, öfkelenmek yerine onun korkusunu onaylamak ama sınırı da korumak dengeyi sağlar. “Şu an benden ayrılmak istemediğini, biraz daha benimle kalmak istediğini görüyorum. Ama artık bedenin dinlenmek zorunda, yatağın senin güvenli yerin” diyerek onu şefkatle tekrar odasına yönlendirmek, ebeveynin hem kapsayıcı hem de net bir otorite olduğunu gösterir.

Çocukların karanlıktan, canavarlardan veya sessizlikten korktuklarını söylediklerinde aslında fısıldadıkları tek bir şey vardır: “Beni bırakma.” Onların bu naif korkusuna tahammülsüzlükle değil, şefkatli bir kapsayıcılıkla eşlik edildiğinde; gece artık terk edildikleri korkutucu bir boşluk olmaktan çıkar. Kendi korkularının ebeveyni tarafından anlaşıldığını, yargılanmadığını ve kapsandığını hisseden bir zihin, zamanla o ayrılık acısıyla baş etmeyi öğrenir ve kendini uykunun o iyileştirici kollarına güvenle, huzurla bırakabilme kapasitesi geliştirir.

İlk yorumu bırak

Benzer Konular