Oyunun Onarıcı Dili Kelimelerin Sustuğu Yerde Travmayı İyileştirmek

Oyunun Onarıcı Dili: Kelimelerin Sustuğu Yerde Travmayı İyileştirmek

Evin bir köşesinde, halının üzerine boylu boyunca uzanmış, elindeki iki plastik figürü şiddetle birbirine çarpan, bazen kendi kendine fısıldayan bazen de oyuncaklarına öfkeyle bağıran bir çocuğu izleyin. Dışarıdan, yetişkinlerin o düz, mantıklı ve yorgun dünyasından bakıldığında bu manzara sadece “oyun oynayan bir çocuk” tablosu gibi görünebilir. Hatta bazen o oyuncakların birbirine sertçe vurulması, çocuğun çıkardığı gürültü ebeveyne anlamsız bir taşkınlık gibi gelebilir ve “Oyuncaklarına zarar verme, güzel oyna” uyarısı dudaklardan dökülüverir.

Oysa dikkat sorunları ile yaşamaya çalışan, zihninin içindeki yoğun hızla ve dış dünyanın bitmek bilmeyen kurallarıyla her gün mücadele eden bir çocuğun o halı üzerindeki eylemi, her zaman basit bir “eğlence” olmayabilir. O alan; kelimelerin bittiği, mantığın sustuğu ve çocuğun gün boyu aldığı ruhsal yaraları kendi kendine sarmaya çalıştığı, adeta metaforik bir ameliyathane işlevi görebilmektedir.

Yetişkinin Dili, Çocuğun Sustuğu Yer Olabilir

İnsan ruhu, taşıyamayacağı kadar ağır bir acıyla, dışlanmışlıkla veya korkuyla karşılaştığında bunu bir şekilde kendi dışına atmak, işlemek ve sindirmek zorundadır. Biz yetişkinler bir haksızlığa uğradığımızda veya kendimizi yetersiz hissettiğimizde derdimizi kelimelere döker ve rahatlamaya çalışırız. Kelimeler bizim ruhsal sağaltım aracımızdır. Ancak çocukların, özellikle de zihni sürekli dağınık olan, dürtülerini kontrol etmekte zorlandığı için gün boyu uyarılara maruz kalan çocukların böyle bir ifade alanına sahip olması çok daha güçtür.

Çocuk eve geldiğinde, “Bugün sınıfta dikkatimi toplayamadığım için uyarıldım ve o an kendimi o kadar değersiz hissettim ki bu utançla baş edemiyorum” diyemeyebilir. Çocuğun ruhsal aygıtı bu karmaşık duyguları isimlendirecek kavramsal olgunluğa henüz ulaşmamış olabilir. Kelimeler, çocuğa genellikle komut veren, onu eleştiren ve düzelten yetişkinlerin dilidir; çocuğun dili ise eylemdir, metafordur, yani oyundur. Zihnin taşıyamadığı o yoğun anlaşılamama hissi, başarısızlık korkusu ve öfke; kelimelere dökülemediği için genellikle doğrudan oyuncakların dünyasına aktarılabilmektedir.

Pasif Kurbandan Tümgüçlü Yaratıcıya Geçiş İhtiyacı

Dikkat sorunları yaşayan bir çocuğun gerçek hayatı, çoğu zaman bir kontrolsüzlük hissi barındırır. Ne zaman uyanacağı, nerede oturacağı ve nasıl davranacağı genellikle dışarıdan belirlenir. Kendi içindeki hızı yönetmekte zorlandığı için sık sık “düzeltilen” ve “hata yapan” konumunda kalabilir.

Ancak çocuk o oyun halısına oturduğunda işler değişir. Psikanalitik düzlemde oyun, çocuğun o pasif ve çaresiz konumdan sıyrılıp, kuralları tamamen kendisinin koyduğu mutlak bir yaratıcıya dönüştüğü yer olarak düşünülebilir. Sınıfta öğretmeni tarafından “Otur yerine!” diye uyarılan ve utanç yaşayan çocuk; eve geldiğinde peluş ayılarını sıraya dizebilir ve içlerinden birine öfkeyle bağırabilir: “Sana otur dedim, hiç laf dinlemiyorsun!”

Bu sahne, psikanalizin “yineleme zorlanması” kavramıyla açıklandığı gibi; çocuğun okulda pasif olarak maruz kaldığı ve ruhunda sıkıntı yaratan o çaresizlik anını, oyunda aktif olarak yeniden sahneleme çabası olabilir. Ancak bu kez gücü elinde tutan, kontrolü sağlayan kişi kendisidir. O zorlayıcı anı kendi kurduğu sahnede, kendi yönetmenliğiyle tekrar yaşayarak o acının etkisini azaltmaya çalışır. Pasif konumdan aktif konuma geçerek, zedelenen özgüvenini ve yıkılan sınırlarını usulca yeniden inşa etmeye çalıştığı söylenebilir.

Oyuncaklara Yansıtılan Karanlık Parçalar

Çocuklar genellikle sadece dışarıdan aldıkları yaraları değil, kendi içlerinde kabul etmekte zorlandıkları, utandıkları o “dürtüsel” parçalarını da oyuncaklarına yansıtma eğilimi gösterirler. Dikkat sorunları yaşayan çocuk; içindeki o duramayan, kurallara uyamayan yanından zaman zaman derin bir utanç duyabilir.

Oyun oynarken oyuncaklardan birinin sürekli “yaramazlık” yapan, kuleleri yıkan ve dışlanan bir karaktere bürünmesi tesadüf olmayabilir. Çocuk bu figürü cezalandırabilir, onu hapse atabilir veya odadan kovabilir. Aslında çocuğun orada cezalandırdığı şey sadece bir oyuncak değil; kendi içindeki o sevilmeyeceğine inandığı, kontrol etmekte zorlandığı parçası da olabilir. Kendi zorluklarını bir figürün üzerine yansıtıp (projeksiyon) onu dışarıdan izlemek, o zorluğun yarattığı utançla baş etmenin daha güvenli bir yolu gibi görünebilir. Çocuk, içselleştirdiği öfkeyi o oyuncağa yönelterek aslında bilinçdışı bir arınma (katarsis) yaşayabilmektedir.

Kutsal Alana Saygılı Bir Tanık Olmak

Oyunun bu iyileştirici potansiyelinin çalışabilmesi, genellikle o alanın yetişkinler tarafından işgal edilmemesine bağlıdır. Ebeveynlerin en sık düştüğü tuzaklardan biri, çocuğun kurduğu bu metaforik dünyayı yetişkin mantığıyla düzeltmeye çalışmaktır.

Çocuk bebeğini karanlık bir odaya kapatıp “Sen burada yalnız kalacaksın” dediğinde; iyi niyetli bir ebeveynin “Yazık bebeğe, hadi onu da sevelim” diyerek oyuna müdahale etmesi, çocuğun o anki sağaltım sürecini sekteye uğratabilir. Ebeveyn ahlaki bir ders vermeye çalışırken, aslında çocuğun içindeki o “dışlanmışlık” veya “öfke” hissini dışa vurma sürecini engellemiş olabilir. Çocuğun o an ihtiyacı olan şey doğruyu yanlışı öğrenmekten ziyade, içindeki o karanlık temanın ebeveyni tarafından dehşete düşülmeden, yargılanmadan kapsanmasıdır.

Gerçek bir onarım, ebeveynin o halının kenarında sadece sessiz, güvenli ve yargısız bir tanık olarak oturabilmesiyle desteklenebilir. Çocuğun kurduğu o tuhaf, bazen saldırgan, bazen hüzünlü oyunların; onun kendi ruhunu kendi elleriyle onarma çabası olduğu unutulmamalıdır. Kelimelerin ulaşamadığı o zorlu hisler, serbest oyunun o özgürleştirici alanı içinde şefkatle kabuk bağlama imkanı bulabilir.

İlk yorumu bırak

Benzer Konular