Evin salonunda, kalabalık bir sokakta veya bir alışveriş merkezinin tam ortasında aniden kopan o dehşet verici fırtınayı gözünüzün önüne getirin. Havaya fırlatılan eşyalar, avazı çıktığı kadar atılan çığlıklar, yeri döven ayaklar ve bedenin tüm kontrolünün kaybedildiği o bitmek bilmeyen ağlama krizi. Dışarıdan bakan bir göz için ortada sadece şımarık, kural tanımayan ve ebeveynini parmağında oynatmaya çalışan kurnaz bir çocuk vardır. Bu ayıplayıcı bakışların ağırlığı altında ezilen ebeveyn, o an büyük bir panik ve utançla duruma derhal el koymak, o taşkınlığı ne pahasına olursa olsun durdurmak ister. Oysa dikkat sorunları ile dünyayı algılayan, zihninin içindeki hız ve kaosla zaten baş edemeyen bir çocuğun o çaresiz anına ruhsal bir mercekle baktığımızda; ortada bir şımarıklık değil, kendi sinir sisteminin altında ezilen ve boğulmamak için çırpınan yaralı bir benlik görürüz.
Mantığın Çaresizliği ve Yanan Bir Zihin
Yetişkin zihni, karşılaştığı her krizi önce mantıkla çözmeye programlıdır. Çocuk öfkeden deliye döndüğünde, ebeveyn derhal sol beyne, yani rasyonelliğin ve kuralların o soğuk dünyasına sığınır. Çocuğa o an uzun açıklamalar yapılmaya başlanır, neden o oyuncağın alınamayacağı, neden o an oradan gitmeleri gerektiği veya bu davranışın ne kadar yanlış olduğu mantıklı argümanlarla ardı ardına sıralanır. Bazen de bu mantık yerini pazarlıklara ve tehditlere bırakır.
Ancak duygu beyni alev alev yanan, bedeni devasa bir stres hormonu seliyle yıkanan bir çocuk için bu mantıklı cümlelerin hiçbir anlamı yoktur. O kriz anında çocuğun beynindeki mantık merkezi tamamen şalterleri indirmiştir. Ebeveynin o ardı arkası kesilmeyen açıklamaları, kuralları ve nasihatleri; yanan bir ateşe dökülen benzinden farksızdır. Çocuğun ruhsal alıcıları o an kelimelerin sözlük anlamını değil, ebeveyninin sesindeki o paniği, tahammülsüzlüğü ve öfkeyi kaydeder. Anlaşılmadığını ve duygularının bir mantık duvarına çarptığını hisseden çocuğun çaresizliği daha da büyür, çığlıkları daha da sağır edici bir hal alır.
Cezanın Derinleştirdiği Karanlık İzolasyon
Mantığın işe yaramadığı o tükenmişlik noktasında, ebeveynlerin başvurduğu ikinci büyük savunma mekanizması otoriteyi bir kılıç gibi çekmek ve çocuğu o taşkınlığı yüzünden cezalandırmaktır. Susana kadar odandan çıkma, böyle ağlamaya devam edersen seni burada bırakırım gibi hamleler, aslında ebeveynin kendi içindeki yetersizlik ve çaresizlik hissinden kaçışıdır.
Dikkat bozukluğu olan bir çocuk, o öfke patlamasını planlayarak yapmaz; zihni o anki engellenme hissini veya kaygıyı içinde tutamadığı için ruhsal baraj yıkılır ve tüm o kara sular dışarı taşar. Çocuk o an kendi içindeki bu yıkıcı güçten ölesiye korkmaktadır. Eğer ebeveyn bu korkunç manzara karşısında geri çekilir, çocuğu odasına kilitler veya onu yalnızlığa terk ederse; çocuğun dünyasında çok karanlık ve kalıcı bir yara açılır. Çocuk kendi içindeki canavarın o kadar tehlikeli ve o kadar kötü olduğuna inanır ki, bu canavar en güvendiği insanları bile ondan uzaklaştırmış, onları yenmiş ve kaçırmıştır. Ceza ve yalnızlaştırma, çocuğa sadece uslu ve sorunsuz olduğunda sevilmeye layık olduğu, içindeki o kaotik parçanın asla kabul görmeyeceği mesajını verir. Kendi öfkesiyle ve dehşetiyle o odada yapayalnız kalan çocuk, ruhsal olarak mutlak bir terk ediliş yaşar.
Sessiz ve Sarsılmaz Bir Kaptan Olmak
Psikanalitik düzlemde, kriz anındaki bir çocuğun en temel ihtiyacı onu durduracak bir otorite veya ona doğruyu gösterecek bir öğretmen değildir. Çocuğun o saniyedeki tek yaşamsal ihtiyacı, kendi içinden fışkıran o korkunç fırtınayı emebilecek, o devasa taşkınlığın içinde eriyip yok olmayacak sarsılmaz bir ruhsal kaptır.
Çocuk bağırarak, fırlatarak ve yeri yumruklayarak aslında tüm o taşıyamadığı kaosu ebeveyninin üzerine kusar. İyileşme, ebeveynin bu zehirli ve ağır duyguyu kişisel bir saldırı olarak almadan, paniklemeden ve savunmaya geçmeden kendi ruhsal kabında tutabilmesiyle başlar. Ebeveynin o an hiçbir şey yapmadan, hiçbir mekanik cümle kurmadan, sadece kendi içsel dengesini bularak çocuğun yanında durması gerekir. Bu duruş pasif bir eylemsizlik değil, muazzam derecede aktif, güçlü ve sağ beyinden sağ beyine akan şefkatli bir varoluştur.
Ebeveyn kendi nefesini yavaşlattığında, omuzlarını düşürdüğünde ve bedeniyle o odaya sarsılmaz bir şekilde demir attığında, çocuğa kelimelerin ötesinde çok derin bir mesaj iletir. Benim içimdeki fırtına dünyayı yıkmıyor, annemi veya babamı yok etmiyor, onlar bu korkunç halimden bile korkmuyorlar hissi, çocuğun sinir sistemine ulaşan en güçlü panzehirdir.
Kelimelerin Sustuğu Yerde Şefkatin Kalkanı
Modern ebeveynlikte sıkça düşülen tuzaklardan biri, ebeveynin kendi içindeki öfkeyi bastırıp yüzüne yapay bir gülümseme yerleştirerek ezberlenmiş şefkat cümleleri kurmasıdır. Şu an çok öfkelisin, seni anlıyorum gibi cümleler, ebeveynin içsel dünyasında gerçekten hissedilmediğinde çocuk tarafından anında bir sahtelik olarak algılanır ve krizi daha da körükler.
Gerçek bir kalkan olmak, sahte kelimelerin arkasına saklanmak değil; o an sadece şefkatli bir mevcudiyet sunabilmektir. Bazen tek bir kelime bile etmeden çocuğun güvenliğini sağlamak, onun o savrulan bedenini eğer izin veriyorsa şefkatle ama sıkıca sarmak, izin vermiyorsa sadece bir kol mesafesinde onun acısına sessizce tanıklık etmektir. O devasa duygu dalgası ebeveynin o sarsılmaz kayasına çarptıkça gücünü yitirir, köpükleri usulca dağılır ve sular geri çekilmeye başlar.
Kriz yavaş yavaş dindiğinde, tükenmiş ve bitkin düşmüş çocuk başını kaldırıp ebeveynine baktığında en büyük mucize gerçekleşir. Karşısında kendisinden nefret eden, onu cezalandıran veya yıkılmış bir ebeveyn yoktur; fırtınanın en başından beri orada aynı şefkatle duran güvenli bir liman vardır. Çocuk o an, varlığının en çirkin, en kontrolsüz ve en korkutucu haliyle bile koşulsuzca kapsandığını derinden hisseder. Ruhsal dayanıklılık ve kendi duygularını ehlileştirebilme becerisi, çocuğun hiç kriz yaşamamasıyla değil; çıkardığı en büyük yangınların bile ebeveyninin o sessiz, sarsılmaz ve şefkatli varlığıyla güvenle söndürüldüğünü bilmesiyle inşa edilir.




