Sınıfın en arka sırasında kollarını kavuşturmuş, verilen her yönergeye bir itiraz geliştiren, kuralları esnetmek için bitmek bilmeyen bir pazarlığa girişen ve en ufak bir uyarıda öğretmeniyle şiddetli bir sözlü çatışmaya giren o çocuğu düşünün. Dışarıdan bakan bir göz için bu tablo son derece rahatsız edicidir. Çocuğun saygısız, otorite tanımaz, şımarık ve sınıfın huzurunu bilerek bozan bir isyankar olduğu düşünülür. Öğretmenler odasında genellikle bu çocuğun evde hiç sınır görmediği, kuralsız büyütüldüğü ve bu yüzden okulda otoriteye boyun eğmediği konuşulur.
Oysa dikkat bozukluğu ile dünyayı algılayan ve içindeki o devasa kaosla baş etmeye çalışan bir çocuğun ruhsal aygıtına psikanalitik bir şefkatle yaklaştığımızda, ortada şımarıkça bir saygısızlık bulamayız. Sınıfın ortasında kopan o gürültülü çatışma, aslında çocuğun öğretmeniyle değil, zihninin derinliklerinde anne babasıyla verdiği o bitmek bilmeyen bağımsızlık ve kabul görme savaşının okul sahnesinde yeniden canlandırılmasıdır.
Okul Sahnesinde Canlanan Ev Dinamikleri
İnsan ruhu, evde çözemediği, düğüm halinde kalmış çatışmaları güvenli bulduğu veya gücünün yettiği başka sahnelere taşıyarak orada çözmeye çalışır. Dikkat sorunları yaşayan bir çocuğun ev hayatı, genellikle bitmek bilmeyen komutlar, uyarılar ve düzeltmelerle doludur. Ebeveynler, çocuklarının akademik başarısızlıklardan veya sosyal dışlanmadan korunması için onun hayatını mikroskobik bir düzeyde yönetmeye başlarlar. Çocuğun ne giyeceği, ödevini ne zaman yapacağı, çantasını nasıl hazırlayacağı sürekli dışarıdan dikte edilir.
Bu yoğun kontrol ve müdahale, çocuğun ruhunda ağır bir boğulma ve işgal hissi yaratır. Ancak çocuk, evdeki o mutlak otorite olan anne babasına karşı tam anlamıyla bir isyan başlatamaz; çünkü onların sevgisini ve bakımını kaybetmekten ölesiye korkar. İçinde biriken o devasa öfkeyi, o bağımsızlık arzusunu ve sınırlarını koruma ihtiyacını usulca okul çantasına koyar ve sınıfa taşır.
Okul kapısından içeri girdiğinde öğretmen, artık sadece ders anlatan bir eğitimci değildir. Çocuğun bilinçdışında öğretmen; evdeki o kural koyan, sürekli kendisini düzelten ve onu kontrol etmeye çalışan ebeveynin kusursuz bir yansımasına dönüşür. Çocuğun öğretmene karşı sergilediği o sert, itirazkar ve kavgacı tutum, aslında evde anne babasının o boğucu kontrolüne karşı atamadığı çığlıkların sınıf ortasında yankılanmasıdır.
Kontrol İllüzyonu Olarak Karşıt Gelme
Öğretmenle girilen güç savaşının altındaki bir diğer derin dinamik, çocuğun kendi hayatı üzerinde hissettiği o korkunç kontrolsüzlüktür. Dikkatini toplayamayan, dürtülerine yenik düşen ve zihninin içindeki o hıza yetişemeyen çocuk, kendi ruhsal evinin direksiyonunda olmadığını her an acı bir şekilde hisseder. Dünyanın geri kalanı belirli kurallara göre akar, ancak o bu akışa ayak uyduramaz.
Kendi iç dünyasını yönetemeyen bu kırılgan zihin, çaresizce dış dünyayı yönetmeye kalkışır. Öğretmenin verdiği görevi yapmayı reddetmek, kuralı bilerek ihlal etmek veya öğretmeni öfkelendirecek o kritik cümleyi kurmak, çocuğa muazzam bir güç illüzyonu sağlar. Öğretmen çileden çıktığında, sesi titrediğinde veya çaresiz kaldığında, çocuk o an için dünyanın en güçlü insanı olduğunu hisseder. Sınıfı ve o koskoca yetişkini kendi eylemleriyle yönetebildiğini görmek, içindeki o derin yetersizlik ve çaresizlik hissine karşı kullandığı en güçlü uyuşturucudur. Karşı gelmek bir ahlak sorunu değil, yok olmaya yüz tutmuş bir benliğin hayatta kalma refleksidir.
Otoritenin Kapsayıcılığını Sınamak
Tüm bu gürültülü isyanın, o kavgacı tavrın ve kural tanımazlığın en derininde çok acı verici, çok sessiz bir soru yatar. Koşullu sevgiyle büyüyen, sadece ödevini yaptığında veya uslu durduğunda onay gören çocuk; öğretmenin otoritesine saldırarak aslında onun sevgisini ve dayanıklılığını test eder.
Çocuk, bilerek en kötü versiyonunu ortaya koyar. Öğretmenin sabrını son damlasına kadar zorlar ve bilinçdışı düzeyde şu soruyu sorar: Ben kurallara uyan, uslu ve başarılı o sahte çocuk olmadığımda da beni görebilecek misin? İçimdeki bu karanlık, yıkıcı ve öfkeli canavar senin otoriteni parçalamaya çalışırken, sen benden vazgeçecek misin yoksa beni bu halimle de kapsayabilecek kadar güçlü müsün?
Eğer öğretmen bu güç savaşına çekilir, öfkeyle bağırır, çocuğu utandırır veya onu cezalandırarak sınıftan atarsa, çocuğun o kanayan inancı yeniden doğrulanmış olur. Çocuk, içindeki o yıkıcı gücün otoriteyi parçaladığını, kendisinin gerçekten sevilmeye layık, iflah olmaz bir baş belası olduğunu bir kez daha kanıtlamış olur. Bu yenilgi, çocuğun kalkanlarını daha da kalınlaştırmasına ve otoriteyle olan bağını tamamen koparmasına neden olur.
İpin Ucunu Bırakmak ve Şefkatli Bir Duvar Olmak
Sınıfın içindeki bu yıkıcı güç savaşını bitirmenin yolu, öğretmenin otoritesini daha sert cezalarla, disiplin kurullarıyla veya daha yüksek bir ses tonuyla kanıtlamaya çalışmasından geçmez. Tam tersine, asıl otorite ve asıl iyileşme, öğretmenin o masadaki halat çekme yarışından ipin ucunu sakince yere bırakıp çekilmesiyle başlar.
Öğretmen, çocuğun kendisine yönelttiği o öfkenin kişisel bir saldırı olmadığını, kendi benliğine değil evdeki o otorite figürüne yöneltildiğini görebildiğinde o krizin zehri anında alınır. Çocuk sınıfta kuralları esnetmeye çalıştığında veya saygısızca bir çıkış yaptığında, öğretmenin savunmaya geçmeden, sesini yükseltmeden, sarsılmaz ama şefkatli bir duruş sergilemesi hayati önem taşır.
Şu an çok öfkeli olduğunu ve bu kuralın sana çok anlamsız geldiğini görüyorum, ancak sınıfımızın düzeni için bunu yapmak zorundayız. Seninle bir güç savaşına girmeyeceğim, sakinleştiğinde buradayım demek, çocuğun zihnindeki o yıkıcı fırtınayı paramparça eder. Çocuk, tüm o saldırganlığına ve isyanına rağmen karşısındaki otoritenin yıkılmadığını, kendisinden vazgeçmediğini ve en önemlisi sevgisini geri çekmediğini gördüğünde o ağır savunma zırhını usulca yere bırakır. Evde çözemediği o derin aidiyet ve kabul görme mücadelesi, okul sahnesinde öğretmenin o şefkatli ve sarsılmaz sınırlarında nihayet huzur bulur.




