Sürekli Kaybetme ve Unutma Zihnin Neyden Kaçıyor(

Sürekli Kaybetme ve Unutma: Zihnin Neyden Kaçıyor?

Okuldan dönen çocuğun sırtında çantası vardır ama sabah giydiği mont ortada yoktur. Geçen hafta alınan o yepyeni suluk okulun bahçesinde unutulmuş, özenle hazırlanan ödev dosyası sıranın altında bırakılmış ve kalemliğin içi yine tamamen boşalmıştır. Bu manzara, pek çok evde bitmek bilmeyen bir krizin, yükselen seslerin ve derin bir ebeveyn çaresizliğinin başlangıç anıdır. Yetişkin zihni bu durumu anında sorumsuzluk, eşyanın kıymetini bilmemek, savrukluk veya basit bir unutkanlık olarak kodlar. Ebeveynin dudaklarından o tanıdık, sitemkar sözler dökülür: Aklın nerede senin? Biz parayı sokaktan mı topluyoruz, nasıl her gün bir şeyini kaybedebilirsin?

Oysa dikkat bozukluğu ile yaşayan, zihninin içindeki hız ve kaosla baş etmeye çalışan bir çocuğun dünyasına psikanalitik bir mercekle yaklaştığımızda, ortada sıradan bir bellek sorunu veya nankörlük bulamayız. Psikanalizin kurucusu Freud, günlük hayattaki unutkanlıkların veya sakarlıkların asla tesadüfi olmadığını, bilinçdışı bir amaca hizmet ettiğini söyler. Çocuğun o montu, suluğu veya ödevi okulda unutması; aslında omuzlarındaki o ağır beklenti ve sorumluluk yükünü bilinçdışı bir şekilde yere bırakma, zihnini yoran o devasa ağırlıklardan bir anlığına da olsa kurtulma arzusunun son derece sessiz ama güçlü bir eylemidir.

Eşyalarla Birlikte Kaygıyı da Geride Bırakmak

Dikkat sorunları yaşayan bir çocuk için okul ortamı, her saniye tetikte olunması gereken, kurallarla ve beklentilerle dolu devasa bir basınç odasıdır. Tahtadakini deftere geçirmek, öğretmenin komutlarını dinlemek, arkadaşlarıyla ilişkilerini yönetmek ve hata yapmamaya çalışmak çocuğun ruhsal enerjisini son damlasına kadar tüketir.

Çocuğun okulda unuttuğu o eşyalar, aslında basit fiziksel nesneler değildir. O ödev dosyası ebeveynin beklentisini ve başarısızlık korkusunu, o suluk evdeki kuralları ve kontrolü, o mont ise yetişkin dünyasının dayattığı o bitmek bilmeyen düzeni temsil eder. Çocuk okulun kapısından çıkarken zihni o kadar yorgun, o kadar tükenmiştir ki; bilinçdışı bir refleksle bu ağır sembolleri geride bırakır. O eşyayı orada unuttuğunda, aslında o eşyanın temsil ettiği sorumluluğu, kaygıyı ve kontrol edilme hissini de o sıranın altında bırakmış olur. Bu bir hafıza kaybı değil, ruhsal aygıtın fazla ısındığında ağırlık atarak kendini soğutma çabasıdır.

Kontrol Edilmeye Karşı Pasif Bir Direniş

Sürekli bir şeyleri kaybetmenin altındaki bir diğer derin dinamik ise, sınırları ihlal edilmiş ve sürekli dışarıdan yönetilen bir benliğin pasif isyanıdır. Dikkat sorunları nedeniyle hayatı genellikle ebeveynleri veya öğretmenleri tarafından mikroskobik düzeyde planlanan çocuk, kendi yaşamı üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hisseder.

Zihin, bu mutlak itaate ve boğucu kontrole karşı kendi varoluşunu kanıtlamak için kusursuz bir yol bulur: Unutmak. Çocuk, ebeveyninin yüzlerce kez tembihlediği, özenle çantasına koyduğu o eşyayı kaybederek aslında yetişkinin o kusursuz sistemini sekteye uğratır. Bu bilerek ve isteyerek yapılan bir intikam planı değildir; içeride sıkışıp kalmış, bana ne yapacağımı sürekli dikte edemezsiniz, bakın sizin o mükemmel planlarınızı sadece bir silgiyi kaybederek bile bozabiliyorum diyen yaralı bir iradenin çaresiz direnişidir. Eşya kaybolduğunda ebeveynin çaresiz kalması, çocuğun bilinçdışında o kaybettiği gücü anlık olarak geri kazanmasını sağlar.

Yetersizlik Utancının Sabote Edilmesi

Bazen de kaybedilen şey, doğrudan çocuğun yüzleşmekten en çok korktuğu acının kaynağıdır. Özellikle yapılması gereken ödevlerin okulda unutulması veya öğretmene teslim edilecek projenin evde masanın üzerinde bırakılması bu duruma en net örnektir.

Çocuk, o ödevi yaparken veya teslim ederken yine hata yapacağına, yine eksik bulunacağına ve o tanıdık yetersizlik utancıyla yüzleşeceğine derinden inanır. Zihin bu acı verici utançla karşılaşmamak için o nesneyi adeta zihinsel bir kör noktaya iter. Ödevi okulda unuttum demek, ebeveyne veya öğretmene ben bu ödevi yapamadım, kapasitem yetmedi demekten çok daha güvenlidir. Kaybetmek, çocuğun zedelenmiş özgüvenini o anki başarısızlık utancından koruyan koruyucu bir maskedir.

Kayıpların Ardındaki Yorgun Çocuğu Görebilmek

Çocuğun her gün bir şeyini kaybetme döngüsünü kırmak; ona daha çok kızmakla, kaybettiği eşyanın parasını harçlığından kesmekle veya ona sorumluluk bilinci aşılamak için uzun nutuklar çekmekle mümkün olmaz. Çocuğu suçlamak ve utandırmak, onun zihnindeki o devasa kaygı yükünü daha da artırır. Kaygısı artan zihin, hayatta kalabilmek için ertesi gün daha büyük bir ağırlığı, yani daha büyük bir eşyayı fırlatıp atmak zorunda kalır.

İyileşme, ebeveynin o kaybedilen eşyaya değil, o eşyayı taşıyamayacak kadar yorgun düşmüş o küçük ruhsal aygıta odaklanmasıyla başlar. Çocuk montunu unutup geldiğinde, öfkeyle parlamak yerine; bugün okulda zihnin o kadar çok yoruldu, o kadar çok şeyle mücadele ettin ki o montu aklında tutacak yer kalmadı, biliyorum diyerek o ruhsal yorgunluğu şefkatle görmek gerekir.

Çocuk, sürekli eşya kaybeden sorumsuz bir baş belası olmadığını, sadece çok yorulan ve çabalayan bir çocuk olduğunu ebeveyninin gözlerinde gördüğünde, içindeki o savunma mekanizmalarına ihtiyaç duymaz. Kendi yorgunluğu, dağınıklığı ve unutkanlığı ebeveyninin sarsılmaz şefkatinde güvenle kapsanan bir zihin; artık hayatta kalmak, isyan etmek veya ağırlıklarından kurtulmak için eşyalarını sağa sola fırlatıp atmayı bırakır. Eşyalar kaybolabilir ve yenisi alınabilir; ancak ebeveynin o an hissettirdiği o koşulsuz kabul, çocuğun ruhunda bir ömür boyu sapasağlam yerinde kalır.

İlk yorumu bırak

Benzer Konular