Keyifli geçmesi umuduyla ailecek oturulan bir kutu oyunu masası veya bahçede neşeyle başlayan bir futbol maçı, kaybetmeye tahammülü olmayan bir çocuk için saniyeler içinde devasa bir krizin sahnesine dönüşebilmektedir. Zarlar istenilen sayıyı getirmediğinde masanın devrildiği, futbolda yenilen bir golün ardından aniden haksızlığa uğranıldığına dair itirazların koptuğu anlar ebeveynler için oldukça yorucu bir deneyimdir. Yetişkin dünyasının mantıklı ve sonuç odaklı penceresinden bakıldığında bu durum sıklıkla oyunbozanlık, şımarıklık veya bencillik olarak etiketlenme eğilimindedir. Oysa zihninin içindeki derin korkularla baş etmeye çalışan bir çocuğun iç dünyasına şefkatli bir mercekle yaklaştığımızda ortada basit bir şımarıklık bulamayız. Karşımızdaki tablo, oyunu kaybetmekten değil değerini ve varoluşunu kaybetmekten ölesiye korkan çaresiz bir zihnin hayatta kalma mücadelesidir.
Kaybetmenin İçsel Anlamı ve Yetersizlik Hissi
Yetişkinler için bir oyunu kaybetmek sadece o anki eylemin veya şansın bir sonucudur ve kişinin kimliğine doğrudan bir tehdit oluşturmaz. Ancak içsel dünyası kırılgan olan veya kendilik değerini henüz sağlam bir zemine oturtamamış bir çocuk için durum bütünüyle farklıdır. Bu çocuklar için oyun basit bir eğlence aracı değil, kendi güçlerini ve sevilmeye layık olup olmadıklarını test ettikleri devasa bir varoluşsal arenadır.
Çocuk oyunu kaybettiğinde zihninde çok karanlık ve yıkıcı bir içsel inanç tetiklenir. Kendisinin bütünüyle başarısız, yetersiz ve kusurlu olduğu hissiyle yüzleşmek zorunda kalır. Kaybetmek, çocuğun zihninde o anki değerinin sıfırlanması ve diğerlerinin gözünde zayıf görünme tehlikesi anlamına gelir. Çocuğun başvurduğu mızıkçılık, kuralları esnetme veya ağlama krizleri aslında bu dayanılmaz utanç duygusundan kaçmak için ruhsal yapının alelacele devreye soktuğu bir savunma kalkanıdır. Çocuk sonucu inkar ederek yalan söylemeye çalışmaz. İç dünyasında taşıyamayacağı kadar ağır olan o değersizlik hissini hissetmemek için gerçekliği kendi zihninde bükme ihtiyacı duyar. Mızıkçılık, yıkılmak üzere olan bir özgüvenin kendini çaresizce onarma girişimi olarak okunabilir.
Hayatın Her Alanına Sızan Bir Savunma Hattı
Bu aşırı rekabetçilik ve kaybetme korkusu yalnızca kutu oyunlarıyla veya yapılandırılmış spor müsabakalarıyla sınırlı kalmama eğilimindedir. Kusurlu olma korkusu zihinde bir kez kök saldığında, hayatın en sıradan anları bile çocuğun kendini kanıtlaması gereken acımasız bir yarışa dönüşebilir. Arabaya ilk kimin bineceği, yemeğini ilk kimin bitireceği veya öğretmenin sorusuna ilk kimin cevap vereceği gibi günlük rutinler bu çocuklar için hayati bir mesele halini alabilir.
Özellikle sokakta veya parkta oynanan serbest oyunlarda kuralların çocuğun aleyhine işlediği her an itirazlarla karşılanabilir. Yediği gole faul olduğunu iddia eden veya sobelendiğinde henüz hazır olmadığını söyleyerek ağlayan çocuk, aslında o anki başarısızlığın sorumluluğunu kendi üzerinden atarak içsel utancını dindirmeye çalışmaktadır. Suçu dışsal bir faktöre veya kural hatasına atmak, kırılgan benliği korumanın en kestirme yoludur.
Rekabetin Kökleri ve Onaylanma İhtiyacı
Çocuklardaki bu yoğun kazanma arzusunun kökenlerine inildiğinde hem gelişimsel evrelerin doğal sancılarını hem de aile içi dinamiklerin yansımalarını görmek mümkündür. Özellikle dört ile altı yaş civarındaki dönem, çocuğun dünyayı fethetmek, en güçlü olmak ve ebeveyninin gözündeki tek eşsiz varlık olmak istediği bir evre olarak bilinir. Bu dönemde çocuk tüm rakiplerini yenerek mutlak sevgiyi ve hayranlığı garantilemek ister.
Eğer çocuğun güce duyduğu bu gelişimsel ihtiyaç şefkatli bir sınırla kapsanmazsa veya çocuğun yetiştiği ev ikliminde başarı ve birinci olmak gibi kavramlar çok fazla yüceltiliyorsa çocuk sevginin şarta bağlı olduğuna inanabilmektedir. Sadece kazandığında ve en iyi olduğunda onaylanacağı inancını omuzlarında taşıyan bir zihin için kaybetmek, ebeveynin gözündeki o sevilebilir yerini kaybetme tehlikesi anlamına gelir. Yenilgi anında kopan kriz aslında yenilmiş ve başarısız haliyle de değerli olup olmadığına dair korku dolu bir çırpınıştır.
Yetişkinin Dünyasından Çocuğun Çaresizliğine Bakmak
Ebeveynlerin bu kriz anlarında sıkça başvurduğu bazı tutumlar, çocuğun içsel korkularını yatıştırmakta yetersiz kalabilmektedir. Çocuğu sakinleştirmek adına bilerek hep ona yenilmek kısa vadede krizleri önlese de uzun vadede çocuğun zihnindeki kazanmanın her şey olduğu inancını pekiştirebilir. Çocuk gerçek dünyada ilk yenilgisiyle karşılaştığında o utançla baş edebilecek ruhsal esneklikten tamamen yoksun kalabilir. Diğer yandan öfkeyle ve mantıklı açıklamalarla çocuğun davranışını eleştirmek, onun içindeki kusurluluk korkusunu daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Kaybetmeyi Güvenli Kılmak ve Şefkatli Kapsayıcılık
Kaybetmeye tahammülü olmayan bir çocuğa eşlik etmenin yolu, ona oyunun kurallarını dikte etmekten ziyade yenilginin yarattığı o derin acıyı şefkatle kapsayabilmekten geçmektedir. Çocuk masayı devirdiğinde veya haksızlığa uğradığını iddia ettiğinde onun bu hırçın savunmasının arkasındaki korkuyu görmek sürecin onarılmasına büyük katkı sunar. Çocuğun o anki hayal kırıklığını küçümsemeden ve hemen düzeltmeye çalışmadan sadece anlamaya çalışmak onun iç dünyasında yatıştırıcı bir etki yaratabilir.
Çocuğun ihtiyacı olan şey, yenildiğinde dünyanın sonunun gelmediğini ve başarısız anlarında bile ebeveyninin sarsılmaz sevgisinin orada durduğunu deneyimlemektir. Ebeveynin kendi oynadığı oyunlarda kaybettiğinde bu durumu esneklikle ve sakinlikle karşılayabilmesi çocuğun zihnine en güçlü modellemeyi sunar. Kazanmanın yegane değer ölçütü olmadığı, çabalamanın ve sadece o anın içinde var olmanın şefkatle kucaklandığı bir ilişki ikliminde çocuk yavaş yavaş o ağır mükemmeliyetçi zırhını yere bırakabilir. Kusurlu olmanın ve kaybetmenin sevilmeye engel olmadığını kendi içselliğinde hisseden bir ruh, zamanla oyunun ve hayatın o özgürleştirici neşesine kendini güvenle bırakabilecektir.







