Arkadaşlık Kuramamak Sosyal İpuçlarını Kaçırmanın Yalnızlığı

Arkadaşlık Kuramamak: Sosyal İpuçlarını Kaçırmanın Yalnızlığı

Okul bahçesinde, kalabalık bir parkta ya da cıvıl cıvıl seslerin yükseldiği bir doğum günü partisinde o çocuğu kolaylıkla fark edebilirsiniz. Diğer çocuklar kendi aralarında görünmez bir uyumla, adeta gizli bir ritimle oynarken; o genellikle grubun çeperinde, o çemberin hemen dışında dolanır. Aralarına katılmak, o neşeli kalabalığın bir parçası olmak ister ancak bunu nasıl yapacağını tam olarak bilemeyebilir. Oyuna aniden ve oldukça gürültülü bir şekilde dahil olabilir, kuralları esnetebilir, sırasını beklemekte zorlanabilir ya da bir anda başkasının elindeki oyuncağı kaparak tüm dikkati üzerine çekmeye çalışabilir. Yetişkinlerin mantıklı, kurallarla örülü ve dışarıdan bakan dünyasında bu tablo çoğu zaman “oyunbozanlık”, “yaramazlık”, “uyumsuzluk” veya “bencillik” olarak etiketlenme eğilimindedir. Oysa dikkat sorunları yaşayan, içsel hızını dengelemekte zorlanan veya sosyal ipuçlarını okumakta güçlük çeken bir çocuğun iç dünyasına şefkatli bir klinik mercekle yaklaştığımızda; ortada oyunu sabote etme niyetinden ziyade, derin bir aidiyet arzusu ve bu arzuyu nasıl eyleme dökeceğini bilemeyen, çaresiz bir ruhsal çırpınış buluruz.

Oyunun Yazılı Olmayan Kurallarını ve Sessiz İpuçlarını Kaçırmak

Erken çocukluk ve okul dönemi itibarıyla çocuklar arasındaki oyun, aslında son derece karmaşık, çok katmanlı ve yazılı olmayan kurallara sahip bir sosyal danstır. Bu dansın adımları; ses tonundaki ufak değişimlerle, karşılıklı göz temaslarıyla, bedenin duruşuyla ve mimiklerle örülüdür. Gelişimsel olarak bu sinyalleri işlemeye daha yatkın olan çocuklar, bir arkadaşının yüzündeki hafif bir sıkılma belirtisini, geri çekilmeyi ya da oyunun kurallarının o an sessizce değiştiğini sezgisel olarak yakalayabilmektedirler.

Ancak zihnindeki o devasa hızla baş etmeye çalışan, dikkatini ve dürtülerini regüle etmekte (dengelemekte) zorlanan bir çocuk için bu “ince sosyal mesajlar” çoğunlukla görünmez olabilmektedir. O, arkadaşlarının yüzünde beliren o ince rahatsızlığı, kaş çatmayı ya da sessizleşmeyi zamanında okuyamayabilir. Onun iç dünyasındaki tek ve en güçlü arzu; sadece o gruba dahil olmak, onlarla birlikte gülmek ve “Ben de buradayım, beni de aranıza alın” diyebilmektir. Fakat içsel fren mekanizması (dürtü kontrolü) henüz yeterince olgunlaşmadığı için, bu yoğun ve haklı bağlanma arzusu dışarıya oldukça dürtüsel, kaba veya yıkıcı bir eylem olarak çıkabilmektedir. Arkadaşlarına sevgiyle dokunmak veya şaka yapmak isterken fazla sert davranabilir, oyunu canlandırmak ve gruba neşe katmak isterken kuralları altüst edebilir. Çocuğun içsel niyeti bütünüyle “bağ kurmak” iken, dışarıya yansıyan ve akranları tarafından algılanan eylemi “bağı koparan” bir müdahaleye dönüşebilmektedir.

“Oyunbozan” Etiketinin Altındaki Derin Aidiyetsizlik ve Utanç

Bu uyumsuz ve zamanlaması yanlış girişimlerin ardı ardına başarısızlıkla sonuçlanması, çocuğun sosyal dünyasında ve kendilik algısında çok ağır yaralar açma potansiyeline sahiptir. Akranları tarafından “Seninle oynamak istemiyoruz”, “Sen hep mızıkçılık yapıyorsun” veya “Oyunumuzu bozdun” cümleleriyle gruptan dışlanan çocuk, o an sadece eğlenceli bir oyundan mahrum kalmaz; ruhsal düzeyde derin bir reddediliş ve sarsıcı bir narsisistik kırılma yaşar.

Akran grubu tarafından tekrar tekrar dışarıda bırakılan, çemberin içine alınmayan çocuğun zihninde çok karanlık ve acı verici bir inanç kök salmaya başlayabilir: “Beni istemiyorlarsa, benimle oynamaktan kaçınıyorlarsa, bende düzeltilemeyecek bir gariplik, bir kusur var.” Bu yoğun utanç, yetersizlik ve sevilmeme korkusu, gelişmekte olan bir çocuğun tek başına taşıyabileceğinden çok daha ağır bir varoluşsal yüktür. Ruhsal yapı, bu acı verici değersizlik hissiyle baş edebilmek için genellikle iki farklı savunma mekanizmasına sığınma eğilimi gösterir.

Çocuk ya tamamen kendi içine kapanarak, “Zaten ben de onlarla oynamak istemiyorum, oyunları çok saçma” diyerek kendini izole eder ve o ağır reddediliş acısını inkar etmeye çalışır; ya da dışlanmanın verdiği o yakıcı öfkeyle gerçekten hırçın, saldırgan ve grubun düzenine bilerek zarar veren bir “kötü çocuk” karakterine bürünür. Her iki savunma hattı da aslında çocuğun o derin yalnızlığının, “Buradayım, sizin aranıza katılmayı çok istiyorum ama bunu nasıl yapacağımı bilemediğim için canım çok yanıyor” şeklindeki dilsiz, eyleme dökülmüş çığlığıdır.

Yalnızlaşan Zihnin Kendi İçindeki Çıkmazı

Sosyal ortamların bu denli yorucu ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir mayın tarlasına dönüşmesi, çocuğun zamanla sosyal etkileşimlerden tamamen geri çekilmesine de zemin hazırlayabilmektedir. Sürekli hata yapmaktan, yanlış bir şey söyleyip dışlanmaktan veya alay konusu olmaktan korkan çocuk, evdeki o güvenli ve kuralları belirli alanın dışına çıkmak istemeyebilir.

Bu yalnızlık, sadece fiziksel bir “tek başına kalma” hali değildir; aynı zamanda çocuğun duygusal dünyasında yankılanan bir aidiyetsizliktir. İnsan yavrusu, kendisini ancak bir ötekinin gözlerinde, bir akranının gülümsemesinde ve bir grubun kabulünde tam anlamıyla var edebilmektedir. Bu aynalanmadan mahrum kalan çocuk, kendi varoluşunun sınırlarını, ne kadar değerli ya da sevilebilir olduğunu sorgulamaya başlayabilir. Özgüvenin zedelenmesi, sadece okul bahçesindeki o on dakikalık teneffüsle sınırlı kalmaz; çocuğun genel akademik motivasyonuna, hayata karşı duyduğu heyecana ve ileride kuracağı yetişkinlik ilişkilerinin temeline kadar nüfuz edebilecek bir derinliğe ulaşabilir.

Yetişkinin Şefkatli Köprüsü: Yargıç Değil, Sosyal Bir Tercüman Olabilmek

Akranları arasında kaybolan, sosyal ipuçlarını kaçırdığı için her gün biraz daha yalnızlaşan bir çocuğu bu karanlık döngüden çıkarmak; ona “Arkadaşlarına iyi davran”, “Oyunun kurallarını bozma, uslu dur” gibi didaktik nutuklar çekmekle ya da onu oyunbozanlığı yüzünden cezalandırmakla pek mümkün olmamaktadır. Çocuğu, zaten yapmayı beceremediği bir şey (sosyal uyum) yüzünden utandırmak, onun zihnindeki o “ben kusurluyum” inancını daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Bu noktada ebeveynin, öğretmenin veya bakım veren yetişkinin, bir yargıç gibi davranmayı bırakıp çocuğun sosyal dünyasına şefkatli bir “tercüman” veya güvenli bir “köprü” olması oldukça kıymetlidir. Çocuğun oyunu bozduğu, dürtüsel davrandığı ve sonucunda dışlandığı o kriz anında, onu öfkeyle kenara çekmek yerine onun iç dünyasındaki asıl niyeti görebilmek dönüşümün başlangıcıdır.

“Şu an arkadaşlarına katılmayı, onlarla oynamayı çok istediğini ama heyecanlandığın için kuralları biraz unuttuğunu görebiliyorum. Bu da onların kafasını karıştırdı ve seni aralarına almadılar. Bu durumun seni ne kadar üzdüğünü ve yalnız hissettirdiğini anlıyorum…” diyerek çocuğun o anki niyetini (katılma arzusunu) ve acısını (dışlanmayı) yargılamadan isimlendirmek, ruhsal yapıya paha biçilemez bir destek sunar. Çocuğun ihtiyacı olan şey, hatalarının yüzüne vurulması veya sosyal bir başarısızlık tablosuna hapsedilmesi değil; göremediği o ince sosyal ipuçlarının, şefkatli bir yetişkinin güvenli rehberliğinde ona usulca, adım adım gösterilmesidir.

Güvenli Bir Liman Olarak Psikolojik Destek Süreci

Eğer akranlar arasındaki bu uyumsuzluk, dışlanma ve yalnızlık döngüsü kronik bir hal aldıysa; çocukta yoğun bir içe kapanma, okula gitmek istememe, ev içinde artan öfke nöbetleri veya derin bir mutsuzluk tablosu gözlemleniyorsa, bu sürece profesyonel bir destekle eşlik edilmesi oldukça anlamlı bir adım olabilmektedir.

Klinik ortamlarda, özellikle oyun terapisi gibi çocuk odaklı yaklaşımlarda amaç, çocuğu zorla “sosyal bir kelebeğe” dönüştürmek veya ona ezberlenmiş sosyal kuralları dikte etmek değildir. Terapötik sürecin temel hedefi; çocuğun dış dünyada yaşadığı o ağır reddediliş ve utanç duygularını güvenli bir odada, yargılanmadan ortaya dökmesine alan açmaktır. Çocuk, kendi hızının, dürtüselliğinin ve katılma telaşının bir yetişkin (terapist) tarafından şefkatle kapsandığını hissettikçe, zedelenen kendilik saygısını yeniden inşa etme fırsatı bulur.

Oyun odasında kurulan o güvenli ilişki, zamanla çocuğun dışarıdaki dünyaya genellemesine yardımcı olan bir provaya dönüşür. Kendi beceriksizliği, hırçınlığı veya uyumsuzluğu bir öteki tarafından koşulsuzca kabul gören çocuk, o eksik kalan sosyal kaslarını geliştirme cesaretini yavaş yavaş kendi içinde bulur. Böylece dışlanma utancının ve aidiyetsizliğin yerini; kendi sınırlarını tanıyan, ötekinin alanına saygı duymayı öğrenen ve o çemberin içine güvenle adım atabilen bir ruhsal bütünlük alabilmektedir.

İlk yorumu bırak

Benzer Konular