Yemek Masası Savaşları Bedenin Sınırlarını Çizme ve Varoluş Çabası

Yemek Masası Savaşları: Bedenin Sınırlarını Çizme ve Varoluş Çabası

Akşam yemeği saati yaklaştığında, evin mutfağından yükselen o sıcak kokulara genellikle ağır, sessiz ve gergin bir kaygı bulutu eşlik eder. Özenle hazırlanan o tabak masaya konduğu an, ebeveynin midesine görünmez bir kramp girer. Çünkü birazdan o sandalyeye oturacak olan çocuk, büyük bir ihtimalle o yemeğe dokunmayacak, tabağı itecek, ağzını sımsıkı kapatacak veya lokmaları dakikalarca yanaklarında büyütecektir. Dışarıdan bakıldığında bu tablo sadece iştahsızlık, yemek seçme veya sıradan bir huysuzluk gibi algılanır. Oysa dikkat bozukluğu ile yaşamayı öğrenmeye çalışan bir çocuğun iç dünyasına şefkatle eğildiğimizde, o yemek masasının aslında besinlerle değil; kontrol, sınırlar ve birey olma çabasıyla örülmüş devasa bir ruhsal savaş alanı olduğunu görürüz.

Burada ebeveynin niyetini çok doğru okumak gerekir. Bu savaşın temel nedeni, ebeveynin diktatörce kurallar koyarak çocuğun bireyselleşmesini kasten engellemesi veya katı bir kontrol delisi olması değildir. Tam tersine, durumun kökeni dikkat bozukluğunun doğasında yatar. Dürtülerini, zamanını ve dikkatini yönetmekte zorlanan bir çocuğun hayatta kalabilmesi ve dış dünyaya uyum sağlayabilmesi için, ebeveynin mecburen o çocuğun hayatına daha fazla müdahale etmesi, daha çok hatırlatma yapması ve onun adına bir dış iskelet oluşturması gerekir. Ancak ebeveynin onu korumak için kurduğu bu yoğun destek sistemi, çocuğun ruhsal aygıtında boğucu bir kontrol hissi yaratır. Çocuk, kendi hayatının direksiyonunda hiçbir zaman kendisinin oturmadığını hisseder. İşte yemek masası, kendi sınırlarını çizebilmek için ebeveynine karşı elinde kalan o son ve en güçlü direniş kalesidir.

Bedenin Mutlak Sınırı Olarak Ağız ve Yutkunma

İnsan ilişkilerinde sınırların en net, en fiziksel ve en aşılamaz olduğu yer kendi bedenimizdir. Gün içinde çocuğun odası ebeveyni tarafından toplanabilir, unuttuğu çantası arkasından getirilebilir, ödevi birlikte yapılabilir veya elinden tutulup zorla bir yere götürülebilir. Ebeveyn, çocuğun çevresini fiziksel olarak düzenleyebilir ve yönetebilir.

Ancak yemek yeme eylemi, mutlak surette çocuğun kendi rızasına ve içsel bir fiziksel fonksiyona dayanır. Ebeveyn dünyanın en faydalı, en lezzetli yemeğini de yapsa, ne kadar ikna etmeye de çalışsa, o yiyeceğin boğazdan aşağı inmesini sağlayacak olan tek kişi çocuğun kendisidir. Dikkat sorunları nedeniyle hayatının hiçbir alanında tam bir hakimiyet kuramayan, sürekli dışarıdan gelen komutlarla yönlendirilen çocuk; o sandalyeye oturduğunda muazzam bir güç keşfeder. Benim dışımdaki her şeyi siz kontrol edebilirsiniz ama benim bedenimin içine neyin gireceğine sadece ben karar veririm. Bu reddediş bir iştahsızlık veya mızmızlık değil; çocuğun kendi varoluşunu, kendi bedensel sınırlarını ve iradesini dünyaya çaresizce kanıtlama çabasıdır.

Ebeveynin İlkel Kaygısı ve Mantığın Savunma Duvarı

Yemek yemeyen bir çocuk karşısında ebeveynlerin gösterdiği o devasa panik ve öfke hali son derece anlaşılabilirdir. Bir çocuğu beslemek, ebeveynliğin en ilkel, en yaşamsal ve en köklü içgüdüsüdür. Çocuk o lokmayı reddettiğinde, ebeveynin bilinçdışında çok korkutucu bir kaygı uyanır: Çocuğumu hayatta tutamıyorum, onu besleyemiyorum, ben yetersiz bir anneyim/babayım.

Bu ağır ve ürkütücü yetersizlik kaygısıyla yüzleşmemek için ebeveyn derhal sol beyne, yani mantığın ve rasyonelliğin o soğuk sığınağına kaçar. Çocuğa sürekli yemeğin faydaları anlatılmaya başlanır: Bunu yemelisin çünkü içinde kalsiyum var, bunu yemezsen büyüyemezsin, hasta olursun, bağışıklığın düşer. Bu mantıklı ve bilimsel açıklamalar, aslında ebeveynin kendi içindeki o yoğun bakım verme kaygısını yatıştırma çabasıdır. Ancak duygu beyniyle, yani tamamen sağ beyniyle o masada oturan ve sadece kendi sınırlarını korumaya çalışan bir çocuk için bu mantıklı sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Ebeveyn sol beyinden mantıkla ve kurallarla yüklendikçe, çocuk sağ beyinden gelen o direnişle dudaklarını daha da sıkı kilitler. O masada konuşulan şey artık yemek veya sağlık değil; iki farklı kaygının şiddetli çarpışmasıdır.

Lokmaların Arasına Sıkışan Şefkati Özgür Bırakmak

Yemek masasında verilen bu yorucu güç savaşını bitirmenin yolu, daha cazip tabaklar hazırlamak, rüşvetler teklif etmek veya televizyon karşısında çocuğu hipnotize ederek o lokmaları gizlice ağzına tıkıştırmak değildir. Çözüm, ebeveynin o masadaki kontrol savaşından tamamen çekilmesinden geçer.

İyileşme, ebeveynin kendi içindeki o çocuğum aç kalacak paniğini fark etmesi ve bu korkuyu çocuğa yansıtmaktan vazgeçmesiyle başlar. Ebeveynin görevi sağlıklı, güvenli ve sevgiyle hazırlanmış bir yemeği masaya koymaktır; çocuğun görevi ise kendi bedeninin açlık sinyallerini dinleyerek o yemekten ne kadar yiyeceğine karar vermektir. Eğer çocuk o an yemeyi reddediyorsa, ebeveyn bu durumu kişisel bir reddediliş veya bir ebeveynlik başarısızlığı olarak almamalıdır. Tabağı şefkatle önünden alıp, şu an bedeninin buna ihtiyacı olmadığını duyuyorum, acıktığında yemek burada olacak demek; çocuğu açlığa terk etmek değil, onun bedensel sınırlarına ve iradesine saygı duymaktır.

Dikkat bozukluğu olan ve gün boyu her hareketi dışarıdan yönlendirilen bir çocuk, evdeki yemek masasının sadece yiyeceklerin değil, koşulsuz kabulün de paylaşıldığı bir yer olduğunu görmelidir. Masada kaç lokma yutulduğunun, hangi vitaminlerin alındığının çetelesini tutmayı bıraktığımızda; o masa yargılamaların, dayatmaların ve güç savaşlarının yaşandığı bir cephe olmaktan çıkar. Ebeveyn o masada kontrolü esnettiğinde ve çocuğun bedeni üzerindeki hakimiyetini ona geri verdiğinde, çocuk artık var olduğunu kanıtlamak için iştahsızlığa sığınmak zorunda kalmaz. Göz temasının, günün yorgunluğunu paylaşmanın ve sahici şefkatin olduğu bir masada, ruhu doyan bir çocuğun bedeni de kendi doğal ritminde beslenmenin yolunu usulca bulacaktır.

İlk yorumu bırak

Benzer Konular