Evin içinde sessizce kendi oyununu oynayan bir kardeş ve aniden onun yanına gelip kulesini deviren, saçını çeken veya onu durduk yere iten bir çocuk… Bu manzara, ebeveynlerin tahammül sınırlarını en çok zorlayan, evdeki huzuru saniyeler içinde yok eden o tanıdık kriz anıdır. Dışarıdan bakan bir göz veya yorgun bir ebeveyn için bu davranışın açıklaması son derece basittir: Kıskançlık, zorbalık veya dürtülerini kontrol edemeyen şımarık bir çocuğun huzursuzluk çıkarma çabası. Çözüm olarak genellikle büyük çocuğa kızılır, cezalandırılır veya kardeşine vurma komutu defalarca tekrarlanır.
Oysa dikkat bozukluğu ile yaşayan ve iç dünyasındaki kaosu yönetmekte zorlanan bir çocuğun bu eylemine psikanalitik bir şefkatle yaklaştığımızda, ortada saf bir kötülük veya salt bir kıskançlık bulamayız. O itip kakmaların, bozulan oyuncakların ve bitmek bilmeyen dürtmelerin ardında; ruhsal sınırlarını bulmaya çalışan kaygılı bir zihin ve son derece beceriksizce ifade edilen çok derin bir temas kurma, bağlanma ihtiyacı yatar.
Beceriksiz Bir Bağ Kurma Çabası Olarak Dürtmek
İnsan ruhu, ötekine temas etmeden ve bir bağ kurmadan hayatta kalamaz. Sağlıklı gelişen bir çocuk, kardeşiyle oynamak istediğinde veya onun dikkatini çekmeye çalıştığında oyununa katılabilir miyim diyebilir veya ona sevdiği bir oyuncağı uzatarak güvenli bir köprü kurabilir. Ancak dikkat sorunları yaşayan, zihni sürekli hızla akan ve dürtüleri bir fren mekanizmasından yoksun olan çocuk için bu sosyal incelikleri planlamak ve uygulamak neredeyse imkansızdır.
Çocuk, kardeşinin orada huzurla oturduğunu gördüğünde içinden ona doğru çok güçlü bir çekim hisseder. Onunla temas etmek, o ana dahil olmak ister. Fakat bu arzuyu nasıl güvenli bir şekilde eyleme dökeceğini bilemez. Dürtü o kadar hızlı gelir ki, çocuk kelimeleri bulamadan bedeni harekete geçer ve kardeşini iter, elindeki eşyayı çeker veya onu dürter. Bu eylem bir zarar verme isteği değil, ben de buradayım, beni gör ve benimle iletişime geç demenin en ilkel, en kestirme yoludur. Kardeşin ağlaması veya bağırması, çocuk için o an sessizlikten ve yok sayılmaktan çok daha iyidir. Çünkü olumsuz da olsa, ortada artık bir tepki, yani bir temas vardır.
Kendi Sınırlarını Hissedebilmek İçin Çarpmak
Fiziksel müdahalelerin altındaki bir diğer derin dinamik ise çocuğun ruhsal sınırlarını arama çabasıdır. Dikkat bozukluğu olan çocukların iç dünyası, sınırları belirsiz, uçsuz bucaksız ve kaotik bir okyanus gibidir. Zihin sürekli dağıldığı için çocuk kendi bedensel ve ruhsal bütünlüğünü hissetmekte zorlanır. Dünyanın neresinde başlayıp neresinde bittiğini bilememek, ruhsal olarak çok ürkütücü bir boşluk hissi yaratır.
Karanlık ve yabancı bir odada yönünü bulmaya çalışan bir insanın duvarlara dokunarak ilerlemesi gibi, bu çocuklar da dış dünyaya ve özellikle kardeşlerine çarparak kendi sınırlarını bulmaya çalışırlar. Kardeşini ittiğinde, ona dokunduğunda veya bir eşyayı fırlattığında, dışarıdan gelen o dur tepkisi veya kardeşin bedeni, çocuğa çok net bir duvar sunar. Çocuk o duvara çarptığında kendi varlığının sınırlarını hisseder. Bu fiziksel ihlaller, aslında içerideki o dağılmış ve savrulmuş benliği bir arada tutabilmek için dışarıdan katı bir yüzeye çarpma, yani kendi varlığını hissetme ihtiyacıdır.
İlginin Yön Değiştirmesi ve Varoluşsal Kaygı
Kardeşe yönelik bu saldırgan eylemlerin kıskançlık olarak etiketlenmesi tamamen yanlış olmasa da eksiktir. Kıskançlık kelimesi durumu basitleştirir ve çocuğu suçlu konumuna düşürür. Oysa çocuğun yaşadığı şey sıradan bir oyuncak veya sevgi paylaşımı krizi değil; devasa bir varoluşsal kaygıdır.
Dikkat sorunları nedeniyle sürekli eleştirilen, uyarılan ve zor çocuk etiketini taşıyan birey, evdeki o uyumlu, sakin ve onay gören kardeşin varlığı karşısında kendi değerinden derin bir şüpheye düşer. Eğer uslu durmazsam beni sevmezler inancı, kardeşin o sorunsuz varlığıyla daha da pekişir. Çocuğun kardeşine saldırması, aslında ebeveynine sorduğu acı verici bir sorudur: Ben bu çirkin, dürtüsel ve yıkıcı halimle de hala bu evin bir parçası mıyım? Beni her halimle sevebilecek ve kapsayacak kadar güçlü müsünüz? Çocuk o krizleri yaratarak, ailenin dayanıklılığını ve kendisine olan koşulsuz sevgisini en zor yoldan test eder.
Sınırları Şefkatle Çizmek: Kelimelerin Ötesindeki Gerçek Temas
Bu bitmek bilmeyen fiziksel krizleri çözmenin yolu, çocuğu kardeşinden zorla uzaklaştırmak veya ona kötü bir ağabey/abla olduğu mesajını vererek içindeki o sevilmeme kaygısını devasa bir boyuta ulaştırmak değildir. Ancak, tam da bu noktada modern ebeveynliğin en büyük tuzaklarından birine düşülür: Çocuğa ezberlenmiş, mekanik ve kitabi cümlelerle yaklaşmak.
Kardeşine vuran bir çocuğun elini tutup “Kardeşinle oynamak istediğini biliyorum ama vurmak can acıtır, gel sarılalım” demek kağıt üzerinde harika bir kriz yönetimi gibi görünebilir. Oysa dikkat sorunları yaşayan, çevreye ve duygulara karşı radarları son derece açık olan bir çocuk; o an kelimelerin sözlük anlamına değil, ebeveyninin iç dünyasındaki o sahici duyguya odaklanır. Ebeveynin kendi içinde öfkeden deliye döndüğü, paniklediği veya sadece o krizi bir an önce savuşturmak için bu “doğru” sözleri yapay bir şekilde sarf ettiği durumlarda, o kelimeler hiçbir işe yaramaz. Hatta ebeveynin bedensel gerginliği ile ağzından çıkan o yapay şefkat sözcükleri arasındaki tutarsızlık, çocuğun zihninde daha büyük bir tekinsizlik yaratır ve öfkesini daha da harlar.
Gerçek kapsayıcılık, sağ beyinden sağ beyine kurulan o derinden, sessiz ve sahici bağdır. İyileştirici olan şey ebeveynin ne söylediği değil; o krizin ortasında kendi içsel dengesini koruyarak, çocuğu bir suçlu gibi görmeden orada sarsılmadan durabilmesidir. Bazen kelimelere hiç gerek yoktur. Kardeşin güvenliği sağlandıktan sonra, büyük çocuğa sahici bir şefkatle ve ebeveynin bunu gerçekten hissederek sarılması, onun dağılan benliğini o an fiziksel olarak bir arada tutması binlerce kitabi cümleden çok daha güçlüdür. Çocuğun o an kontrollü bir şekilde boğuşmaya, ebeveyniyle bir yastık savaşı yapmaya veya ebeveyninin o sağlam gövdesinde kendi sınırlarını hissetmeye ihtiyacı olabilir.
Sınır koymak, çocuğa soğuk kuralları dikte etmek veya onu reddetmek değildir. Sınır koymak; “Senin içindeki bu fırtına kardeşine zarar verebilir, ben seni de onu da korumak için buradayım ve bu sınırı senin için kendi bedenimle, kendi sahici sakinliğimle tutuyorum” demenin en bedensel, en sözsüz halidir. Kendi varlığının sınırları ebeveynin yapay kelimeleriyle değil, sahici ve şefkatli varlığıyla çizilen bir çocuk, artık var olduğunu hissetmek için bir başkasını itmeye veya yıkmaya ihtiyaç duymaz.





