Akşam saatleri yaklaştığında, pek çok evin içinde sessiz ama son derece gergin bir bekleyiş başlar. Masa başına oturmak için yapılan ilk çağrıyla birlikte o gerginlik yerini devasa bir fırtınaya bırakır. Ağlamalar, fırlatılan kalemler, yırtılan silgiler ve saatlerce süren bitmek bilmeyen bir pazarlık… Dışarıdan bakıldığında bu tablo, tembel, sorumluluk almaktan kaçan ve ebeveyniyle inatlaşan bir çocuğun şımarıklığı gibi görünür. Ebeveyn, çocuğun bilerek ve isteyerek hayatı zorlaştırdığını, sadece biraz gayret etse her şeyin çözüleceğini düşünür. Oysa o masanın etrafında kopan fırtına, basit bir akademik sorumluluktan kaçış değildir. Dikkat sorunları yaşayan bir çocuğun iç dünyasına şefkatle eğildiğimizde, o ödev krizinin altında çok daha derin, çok daha yaşamsal bir ruhsal mücadelenin, yani çocuğun kendi benliğini savunma savaşının yattığını görürüz.
Kendi Hayatının Sınırlarını Çizme İhtiyacı
Dikkat bozukluğu ile dünyayı algılayan bir çocuğun hayatı, genellikle dışarıdan gelen komutların ve kuralların ağır işgali altındadır. Ne zaman uyanacağı, okulda nasıl oturacağı, ne zaman konuşacağı ve nasıl davranacağı sürekli olarak yetişkinler tarafından belirlenir. Kendi dürtülerini ve dikkatini yönetmekte zaten zorlanan bu çocuk, hayatının direksiyonunda hiçbir zaman kendisinin oturmadığını hisseder. Her şey onun kontrolü dışındadır ve bu mutlak kontrolsüzlük hali, ruhsal bir boğulma yaratır.
Ev ödevi, tam da bu boğulma hissinin zirveye çıktığı andır. Gün boyu okulda otoriteye boyun eğmek zorunda kalan çocuk, eve geldiğinde yeniden o ağır baskıyla karşılaşır. Masaya oturmayı reddetmek, ağlamak veya saatlerce o tek satırı yazmamak, aslında çocuğun iç dünyasından yükselen çok güçlü bir isyandır. Çocuk o an ödevi değil, ebeveyninin onun üzerindeki mutlak kontrolünü reddetmektedir. Kendi sınırlarını çizebilmek, ben de buradayım ve benim de bir iradem var diyebilmek için elindeki tek silahı, yani eylemsizliği kullanır. Bu direnç, bir inatlaşma değil; dış dünyanın o ezici beklentilerine karşı çocuğun bir birey olarak hayatta kalma ve varoluşunu kanıtlama çabasıdır.
İç İçe Geçen Sınırlar ve Ebeveynin Kaygısı
Bu savaşın diğer cephesinde ise, çocuğunun geleceği için büyük bir kaygı taşıyan ve onun iyiliği için çırpınan yorgun bir ebeveyn durur. Ancak ödev krizlerinin bu kadar yıkıcı hale gelmesinin temel nedeni, ebeveynin çocuğun sorumluluğunu tamamen kendi omuzlarına almasıdır. Çocuğun yapmadığı ödev, ebeveynin zihninde kendi başarısızlığına, kendi yetersizliğine dönüşür.
Psikanalitik açıdan bu durum, ebeveyn ile çocuk arasındaki ruhsal sınırların tamamen erimesidir. Ebeveyn, çocuğun ödevini kendi hayat memat meselesi haline getirdiğinde, çocuk o sorumluluğun kendisine ait olduğunu asla hissedemez. Ödev, çocuğun okulda öğrendiklerini pekiştirdiği bir araç olmaktan çıkar; ebeveynin sevgisini, onayını ve evdeki huzuru belirleyen devasa bir tehdide dönüşür. Ebeveyn ne kadar çok baskı yapar, ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsa, çocuk da kendi iradesini korumak için o kadar sert bir savunma duvarı örer. Masa başında saatlerce süren o ağlama krizleri, aslında sınırları birbirine karışmış iki ruhun çaresiz bir güç savaşıdır.
Yetersizlik Korkusunun Eylemsizlikle Örtülmesi
Ödevi reddetmenin altındaki bir diğer derin dinamik ise çocuğun hissettiği o devasa başarısızlık korkusudur. Dikkat sorunları yaşayan zihin, sayfalar dolusu yazıya veya karmaşık matematik işlemlerine baktığında, bunun altından asla kalkamayacağına dair derin bir dehşet yaşar. Başladığında yine hata yapacağını, yine dikkatinin dağılacağını ve günün sonunda yine ebeveyninin gözünde o hayal kırıklığını göreceğini çok iyi bilir.
Çocuk için aptal, beceriksiz veya yetersiz hissetmek katlanılmaz bir acıdır. Zihin, bu ağır utanç duygusuyla yüzleşmektense, tembel ve inatçı etiketini almayı tercih eder. Çünkü tembellik bir seçimdir; eğer istesem yaparım ama istemiyorum demek, çocuğun zedelenmiş özgüvenini koruması için sahte ama güçlü bir kalkandır. Masa başında kalemi eline almamak, potansiyel bir başarısızlığı ve o başarısızlığın getireceği sevgisizlik korkusunu başlamadan yok etme girişimidir.
Güç Savaşından Çekilmek ve Şefkatli Teslimiyet
Bu tüketici savaşı bitirmenin tek yolu, ebeveynin o masadaki otorite ve kontrol savaşından tamamen çekilmesidir. Çocuğa zorla ödev yaptırmaya çalışmak, onun omuzlarındaki yükü almak değil, onun kendi sorumluluğunu ve eylemlerinin sonucunu yaşama hakkını elinden gasp etmektir.
Ebeveynin yapması gereken, ödevi çocuğun kendisine ve onun okuldaki öğretmeniyle olan ilişkisine iade etmektir. Masa başında ağlayan, kriz geçiren bir çocuğa daha çok bağırmak veya onu tehdit etmek yerine; şu an bu ödevi yapmanın senin için ne kadar korkutucu ve zor olduğunu görüyorum, sen hazır olana kadar burada sadece yanında oturacağım diyerek o anki duyguyu şefkatle kapsamak gerekir.
Çocuk ödevi yapmadığında okulda öğretmeniyle yaşayacağı o yüzleşme, ebeveynin evde kopardığı fırtınalardan çok daha öğretici ve ruhsal olarak büyütücü bir deneyimdir. Ebeveyn, çocuğun hata yapmasına ve o hatanın doğal sonuçlarını deneyimlemesine izin verdiğinde, aslında ona kendi ayakları üzerinde durabilme ve kendi hayatının sorumluluğunu alabilme özgürlüğünü armağan etmiş olur. Çocuğun ihtiyacı olan şey zorla yazdırılmış sayfalar dolusu ödev değil; direndiğinde, ağladığında ve başarısız olduğunda bile karşısında sarsılmadan duran, onu şefkatle anlayan güvenli bir limandır.





