Sürekli Maske Takmanın Yorgunluğu Uyum Sağlamaya Çalışırken Kaybolan Benlik

Sürekli Maske Takmanın Yorgunluğu: Uyum Sağlamaya Çalışırken Kaybolan Benlik

Sıradan bir sınıf ortamını, kalabalık bir aile yemeğini veya yetişkinler için uzun süren bir ofis toplantısını gözünüzün önüne getirin. Etraftaki çoğu insan için bu ortamlar, hayatın doğal akışı içinde yorulmadan, üzerinde fazla düşünmeden var oldukları, sosyal bağlar kurdukları yerlerdir. Ancak dikkat bozukluğu ile yaşayan bir zihin için bu sıradan anlar, her saniyesi hesaplanması gereken, en ufak bir hatanın büyük bir utanca dönüşebileceği devasa bir tiyatro sahnesidir. Bu sahnede oynanan oyunun adı normal görünmektir. Bedenin içindeki o taşmak isteyen kıpır kıpır enerjiyi zorla sandalyeye çivilemek, akla gelen o harika ve alakasız fikri yutmak, karşıdaki kişi konuşurken zihin çoktan başka diyarlara gitmiş olsa bile gözlerinin içine bakarak anlıyormuş gibi baş sallamaktır.

Bu devasa çaba, dış dünyadan uyum sağlama, uslu durma veya olgunlaşma olarak alkışlanır. Ancak ruhun derinliklerinde, o alkışların ardında, kişinin kendi benliğini yavaş yavaş kaybettiği, sessiz ve tüketici bir trajedi yaşanmaktadır. Maskeleme adını verdiğimiz bu ruhsal savunma mekanizması, dış dünyanın yargılarından korunmak için inşa edilen, ancak zamanla kişinin kendi nefesini kesen ağır bir zırha dönüşür.

Winnicott ve Sahte Benliğin İnşası

İnsanın neden kendi özünü saklama ihtiyacı duyduğunu anlamak için psikanaliz tarihinin en şefkatli kuramcılarından biri olan Donald Winnicott in dünyasına bakmamız gerekir. Winnicott, her bebeğin dünyaya gerçek ve canlı bir benlikle, kendi doğal ritmiyle geldiğini söyler. Ancak çocuğun çevresi, ebeveynleri veya toplum, bu doğal ritmi kapsayamaz, ona uyum sağlayamaz ve çocuktan sürekli kendi beklentilerine göre şekil almasını talep ederse, ruhsal bir yarılma yaşanır. Çocuk, o kırılgan gerçek benliğini dış dünyanın yıkıcı eleştirilerinden korumak için onu derinlere gömer ve çevrenin taleplerine kusursuzca uyan, uyumlu, uslu ama cansız bir sahte benlik inşa eder.

Dikkat bozukluğu ile büyüyen çocukların hikayesi, bu kuramın en çarpıcı örneklerinden biridir. Çocuğun gerçek benliği hızlı, coşkulu, daldan dala atlayan, bedensel hareketliliği seven ve kalıplara sığmayan bir yapıdadır. Ancak okul sistemi, toplumsal kurallar ve genellikle yorgun ebeveynler bu varoluş biçimini yorucu, hatalı ve düzeltilmesi gereken bir sorun olarak algılar. Sürekli olarak dur, yapma, dinlemiyorsun, neden diğerleri gibi uslu oturamıyorsun mesajlarına maruz kalan çocuk, kendi gerçekliğinin bu dünyada kabul görmediğini ve sevilmeye layık olmadığını çok acı bir şekilde öğrenir. Hayatta kalmak, dışlanmamak ve ebeveynlerinin gözündeki o onaylayıcı bakışı kaybetmemek için çocuk kendi doğasına ihanet eder. İçindeki o coşkulu ve hareketli çocuğu bir zindana kilitler ve onun yerine öğretmenlerin ve toplumun alkışladığı o sessiz, hareketsiz, kurallara uyan sahte benlik maskesini yüzüne geçirir.

Normal Görünmenin Bilişsel ve Ruhsal Bedeli

Dışarıdan bakıldığında bu uyum süreci bir başarı hikayesi gibi görünebilir. Çocuk artık sınıfta sorun çıkarmıyordur veya yetişkin birey iş yerinde son derece profesyonel duruyordur. Ancak o maskenin ardında, bedenin ve zihnin ödediği bedel korkunçtur.

Dikkat bozukluğu olan bir bireyin sosyal bir ortamda maske takması, arka planda aynı anda onlarca ağır program çalıştıran ama dışarıdan sadece tek bir beyaz sayfa gösteren bir bilgisayara benzer. Kişi masada otururken zihni aralıksız bir şekilde kendini denetler. Şu an ayağımı çok mu sallıyorum, hemen durdurmalıyım. Karşımdaki kişinin anlattığı detayı kaçırdım, gülümsediği için ben de gülümsemeliyim yoksa dinlemediğimi anlar. İçimden şu an kalkıp gitmek geliyor ama ayıp olur, dişimi sıkmalıyım. Konuyu aniden değiştirmemeliyim, bu onları rahatsız eder.

Bu bitmek bilmeyen içsel sansür mekanizması, kişinin o sosyal ortamda gerçekten var olmasını, karşısındakiyle sahici bir bağ kurmasını tamamen engeller. Birey ortamda diğer insanlarla değil, sadece kendi semptomlarını gizleme çabasıyla iletişim halindedir. Bu durum öylesine ağır bir bilişsel yük yaratır ki, sıradan bir insanın keyif aldığı iki saatlik bir arkadaş buluşması, dikkat bozukluğu yaşayan ve maske takan biri için olimpiyatlara katılmak kadar yorucu bir performanstır. O masada oturan beden dışarıdan sakin görünse de, içerideki sinir sistemi alarm durumundadır ve en ufak bir hatada gerçek yüzünün ortaya çıkacağı, foyasının meydana çıkacağı korkusuyla titremektedir.

Jung ve Gölge: Bastırılan Enerjinin Karanlık Yüzü

Bu ağır bastırma eylemini anlamlandırmak için bir diğer büyük kuramcı Carl Gustav Jung un gölge kavramına başvurabiliriz. Jung, toplum tarafından kabul edilmeyen, ayıplanan veya cezalandırılan tüm özelliklerimizi zihnimizin karanlık bir odasına, yani gölgeye ittiğimizi söyler. Dikkat bozukluğu olan bireyler için kıpır kıpır olma hali, yüksek sesle gülme, fevri davranma, hayallere dalma gibi aslında çok insani ve canlı olan özellikler, toplumun baskısıyla bu gölgeye sürgün edilir.

Ancak Jung un çok önemli bir uyarısı vardır; gölgeye itilen sadece olumsuz veya istenmeyen özellikler değildir. İnsanın yaratıcılığı, yaşam enerjisi, tutkusu ve spontanlığı da o gölgenin içinde hapsolur. Kusursuz bir uyum maskesi takarak tüm o hareketli ve taşkın yanlarını bastıran kişi, zamanla hayatın renklerini, kendi içindeki o yaratıcı ateşi ve yaşama sevincini de kaybeder. Sadece başkalarının onayladığı kurallara göre yaşayan, asla hata yapmamaya ve tuhaf görünmemeye çalışan bu sahte benlik, son derece gri, yorgun ve neşesiz bir varoluşa sürüklenir. Kişi dışarıdan bakıldığında mükemmel bir uyum içindedir ama iç dünyasında derin bir boşluk, anlamsızlık ve cansızlık hüküm sürer.

Eve Dönüş ve Güvenli Limanda Kopan Fırtına

Bütün gün okulda, sokakta veya işte bu ağır çelik zırhı taşıyan, kendi doğasını reddederek dış dünyanın kurallarına boyun eğen o yorgun ruh, akşam evin kapısından içeri girdiğinde sistem aniden iflas eder. Ev, kişinin yargılanmayacağını hissettiği, maskesini takmak zorunda olmadığı, dünyanın o yorucu bakışlarının giremediği tek güvenli limandır.

Kapı kapandığı an, gün boyu bastırılan tüm o ruhsal gerginlik, uyarılmışlık, korku ve yorgunluk devasa bir patlamayla dışarı taşar. Dışarıda melek gibi olan, kimseyle tartışmayan o çocuk veya yetişkin; eve geldiğinde en ufak bir sese tahammül edemeyen, aniden bağıran, kapıları çarpan veya hıçkırıklara boğulan birine dönüşür. Bazen de bu patlama içe doğru olur; kişi odasına kapanır, kimseyle tek kelime konuşmak istemez ve karanlıkta saatlerce boşluğa bakar.

Ebeveynler veya partnerler genellikle bu manzarayı büyük bir nankörlük veya kendilerine yönelik kişisel bir saldırı olarak algılarlar. Bütün gün elalemin çocuğuna gülüyorsun, eve gelince bize surat asıyorsun sitemi, maskelemenin yarattığı bu yıkıcı döngünün en trajik sonuçlarından biridir. Oysa evdeki o huysuzluk, o tahammülsüzlük ve çöküş hali bir sevgisizlik göstergesi değildir. Tam tersine, bu durum kişinin artık rol yapamayacak kadar yorulduğunun ve o evdeki insanlara, duygusal olarak en çıplak, en çirkin ve en yorgun halini gösterebilecek kadar güvende hissettiğinin kanıtıdır. Eve gelince kopan o fırtına, bütün gün nefesini tutarak suyun altında yüzmüş birinin, nihayet suyun yüzeyine çıkıp can havliyle oksijen almaya çalışırken çıkardığı o boğuk ve telaşlı sestir.

Sevgi mi, Onay mı? Çocuğun İçsel Çatışması

Maske takarak yaşamanın en yıkıcı uzun vadeli sonucu, bireyin sevgi kavramını tamamen yanlış içselleştirmesidir. Sadece uslu durduğunda, kurallara uyduğunda ve kendi dikkat sorunlarını başarıyla gizlediğinde takdir edilen bir çocuk, iç dünyasında şu korkunç denklemi kurar: Ben özümde sevilmeye layık biri değilim. Ailem ve öğretmenlerim beni değil, sadece benim yarattığım bu uslu ve sorunsuz karakteri seviyorlar. Gerçek halimi bilselerdi beni anında terk ederlerdi.

Bu inanç, kişinin ne kadar kalabalık bir çevresi ne kadar çok arkadaşı veya ne kadar başarılı bir kariyeri olursa olsun, kendini dünyanın en yalnız ve en sahtekar insanı gibi hissetmesine neden olur. Çünkü maskesi sevilen insan, aslında kendisinin hiç kimse tarafından gerçekten bilinmediğini ve görülmediğini içten içe hep bilir. Başarıları veya uyumlu davranışları için aldığı övgüler ruhuna işlemez, o yara bandı kanayan yaranın üzerine yapışmaz. Bu derin yalnızlık hissi, ilerleyen yaşlarda çok daha ağır depresif tabloların, kaygı bozukluklarının ve ilişkilerde kimseye güvenememe halinin temelini atar.

Maskeyi Usulca Yere Bırakmak ve Şefkatli Kapsayıcılık

Bu ağır ve tüketici döngüyü kırmak, çocuğun yüzündeki maskeyi zorla çekip almakla veya ona artık rol yapma demekle mümkün olmaz. İyileşme, kişinin o zırha ihtiyaç duymayacağı, yargılanma korkusu olmadan kendi dağınık ve eksik haliyle var olabileceği güvenli, şefkatli bir alan inşa etmekle başlar.

Winnicott’ın kavramlarıyla ifade edecek olursak, ebeveynlerin ve partnerlerin görevi bir kapsayıcı çevre olabilmektir. Çocuk okuldan o devasa yorgunlukla ve öfkeyle eve geldiğinde, onu hemen düzeltmeye çalışmak, nasihat vermek veya huysuzluğu yüzünden cezalandırmak, onun az önce çıkardığı maskeyi zorla tekrar yüzüne takmasını istemektir. Bunun yerine, o anki fırtınayı kişiselleştirmeden, savunmaya geçmeden karşılamak gerekir. Çocuğun gözlerinin içine bakıp, bugün dışarıda her şeye uyum sağlamaya çalışmanın seni ne kadar tükettiğini görüyorum, burada güvendesin, şu an hiçbir şey yapmak veya kimseye iyi görünmek zorunda değilsin mesajını sadece kelimelerle değil, bedenin şefkatli duruşuyla da vermek hayati bir önem taşır.

Birey ancak kendi kusurlarının, dikkat dağınıklığının, ani çıkışlarının ve o sınır tanımaz enerjisinin dışlanmadığını, evdeki o güvenli bakım verenleri yıkıp yok etmediğini gördüğünde rahatlar. O ağır zırh yavaş yavaş erir. Gerçek iyileşme, dikkat bozukluğunun semptomlarını tamamen yok edip kişiyi sıradanlaştırmak değil; o kişinin kendi benzersiz, hızlı, yaratıcı ve bazen de kaotik zihniyle, toplumun maskelerine ihtiyaç duymadan, sahici ve otantik bir varoluşla hayata katılabilme cesaretini ona geri verebilmektir.

İlk yorumu bırak

Benzer Konular