Evin salonunda veya kalabalık bir alışveriş merkezinde aniden kopan o fırtınayı gözünüzün önüne getirin. Havada uçuşan bir oyuncak, yere atılan bir beden, kulakları sağır eden bir çığlık ve çarpılarak kapanan kapılar… Dışarıdan bakan bir göz için bu tablo son derece nettir; ortada sınır tanımayan, şımarık ve ebeveynini parmağında oynatan bir çocuk vardır. Çevredeki ayıplayıcı bakışlar ebeveyne derhal otoritesini kurmasını ve bu taşkınlığı cezalandırmasını fısıldar. Oysa o bağırışların, fırlatılan eşyaların ve o devasa öfkenin ardındaki ruhsal gerçeklik bambaşkadır. O an orada şımarık bir çocuk değil; içindeki o yoğun kaygıyı, yetersizlik hissini ve kaosu kelimelere dökemediği için bedeniyle dışa vurmak, adeta kusmak zorunda kalan çaresiz bir ruh vardır.
Kelimelerin Sustuğu Yerde Bedenin Çığlığı
İnsan ruhu, taşıyamayacağı kadar ağır bir duygu yüküyle karşılaştığında ve bu yükü anlamlandıracak zihinsel kapasiteye henüz sahip olmadığında, çareyi eyleme dökmekte bulur. Psikanalitik düzlemde eyleme vuruk olarak adlandırılan bu durum, kelimelerin bittiği yerde bedenin konuşmaya başlamasıdır. Dikkat bozukluğu ile yaşayan bir çocuk, gün içinde o kadar çok uyarana, o kadar çok düzeltilmeye ve kendi ritmine uymayan o kadar çok beklentiye maruz kalır ki, iç dünyası devasa bir basınç odasına dönüşür.
Ben şu an bu kadar çok kuralı anlayamıyorum, kendimi çok yetersiz hissediyorum ve zihnimdeki hızı durduramıyorum diyecek kelimeleri henüz yoktur. Bunun yerine o an elindeki kalemi fırlatır, kardeşine vurur veya avazı çıktığı kadar bağırır. O fırlatılan kalem aslında basit bir eşya değil, çocuğun taşıyamadığı o devasa çaresizliğin fiziksel bir cisme bürünmüş halidir. Zihin o kaosu içinde tutamadığı için, bedensel bir patlamayla o ağırlığı kendi dışına atmaya çalışır.
Yetersizlik Utancının Öfke Kalkanıyla Örtülmesi
Öfke, genellikle en üstte duran ve en çok ses çıkaran duygudur; ancak hiçbir zaman tek başına var olmaz. Öfkenin o gürültülü kabuğunu usulca kaldırdığımızda, altında her zaman çok daha kırılgan, utangaç ve yaralı bir duygu buluruz. Dikkat sorunları yaşayan çocukların öfke patlamalarının en derin kökünde o tanıdık yetersizlik hissi ve sevilmeme kaygısı yatar.
Sürekli bir şeyleri unutan, kurallara uyamayan ve hayatı hep bir adım geriden takip ediyormuş gibi hisseden çocuk, dış dünyanın gözünde kusurlu olduğuna derinden inanır. Bir ödevi yapamadığında, bir komutu unuttuğunda veya bir oyunu kaybettiğinde hissettiği o yakıcı utanç öylesine ağırdır ki, çocuk bu acıyla yüzleşmemek için aniden öfkeye sığınır. Öfke, o an çocuğu kendi eziklik hissinden koruyan güçlü ve sahte bir zırhtır. Çocuk, ağlayıp çaresiz görünmektense, bağırıp saldırgan görünmeyi tercih eder; çünkü saldırganlık, ona o an için kaybettiği gücü ve kontrolü geçici bir süreliğine geri verir.
Anlaşılamamanın Yarattığı Derin İzolasyon
Kriz anlarında yaşanan en büyük trajedi, çocuğun o anki asıl ihtiyacı ile ebeveynin verdiği tepki arasındaki devasa uçurumdur. Çocuk içindeki o büyük fırtınayla baş edemediği için eyleme vurur ve aslında ebeveynine benim içimde korkunç şeyler oluyor, lütfen beni bu kaostan kurtar mesajını gönderir. Ancak ebeveyn, o anki öfkeyi çocuğun kişisel bir saldırısı, bir itaatsizliği veya şımarıklığı olarak algılar.
Çocuğu cezalandırmak, ona bağırmak veya onu yalnız bırakarak odasına göndermek, çocuğun dünyasında çok acı verici bir gerçeği onaylar: Annem ve babam benim ne kadar acı çektiğimi görmüyor, sadece dışarıdaki çirkin davranışımı görüyorlar. Bu anlaşılamama hissi, o kriz anının kendisinden çok daha büyük bir ruhsal yara açar. Çocuk, kendi duygularıyla yapayalnız kaldığını, en yakınları tarafından bile sadece uslu durduğunda ve sorun çıkarmadığında sevilmeye layık olduğunu hisseder. Bu acı verici farkındalık, onu yavaş yavaş kendi kabuğuna, o karanlık ve sessiz izolasyona çeker.
Fırtınanın Ortasında Sarsılmaz Bir Liman Olabilmek
Bir çocuğun öfke patlamasını dindirmek, ona o an mantıklı açıklamalar yapmakla, kuralları hatırlatmakla veya daha yüksek sesle bağırarak otorite kurmakla asla mümkün olmaz. Duygu beyni alev alev yanarken, çocuğun mantık beyni tamamen devre dışıdır. O an söylenen hiçbir nasihat, hiçbir tehdit çocuğun zihnine ulaşmaz; sadece onun paniğini ve köşeye sıkışmışlık hissini daha da artırır.
İyileşme ve yatışma, ebeveynin o anki duruşuyla, yani ruhsal kapsayıcılığıyla başlar. Çocuğun ihtiyacı olan şey, kendi içindeki o yıkıcı ve korkunç fırtınanın ebeveynini yok etmediğini, onu yıkmadığını görebilmektir. Ebeveyn o kriz anında sakin, sarsılmaz ve şefkatli bir şekilde sadece orada durduğunda, çocuğa şu sessiz ama muazzam mesajı verir: Senin içindeki bu öfke ne kadar büyük olursa olsun, ben buradayım, seni seviyorum ve bu korkutucu duyguyu senin için taşıyabilirim. Ebeveynin bu sessiz ve talepsiz kabulü, o devasa taşkınlığı bir sünger gibi usulca emer.
Savaş Alanını Şefkat Alanına Çevirmek
Kriz anı geçtikten ve fırtına dindikten sonra yapılan onarım konuşması, çocuğun ruhsal gelişimi için eşsiz bir fırsattır. Ancak bu konuşma az önce ne yaptığının farkında mısın gibi suçlayıcı ve utandırıcı bir dille değil; az önce senin için ne kadar zor bir an olduğunu gördüm, içindeki o büyük sıkıntıyı bana kelimelerle anlatmak ister misin gibi davetkâr bir şefkatle yapılmalıdır.
Öfke patlamaları, çocuğun kötü niyetinin değil, sadece başa çıkma becerilerinin henüz gelişmemiş olduğunun bir yardım çağrısıdır. Ebeveyn, o çirkin ve gürültülü davranışın altındaki o ürkmüş, anlaşılamamış ve şefkat bekleyen çocuğu görmeyi başardığında, evin içindeki o bitmek bilmeyen savaş alanı yavaş yavaş güvenli bir sığınağa dönüşür. Kendi fırtınalarının suçlanmadan kapsandığını, anlaşıldığını ve duygularının kabul gördüğünü hisseden bir çocuk, artık içindeki o ağır acıyı dışarı kusmak için eşyaları fırlatmaya ihtiyaç duymaz. Kelimelerin ve şefkatin olduğu yerde, bedenin o çaresiz çığlığı usulca susar.





