Dikkat bozukluğu denildiğinde zihinlerde canlanan ilk imgeler genellikle dağınık odalar, birbirine karışmış evraklar, yarım bırakılmış işler ve sürekli bir şeyleri unutan telaşlı bir bedendir. Mükemmeliyetçilik ise eksiksiz olmanın, kusursuzluğun ve sarsılmaz bir düzenin temsilcisidir. Yüzeyden bakıldığında bu iki kavram birbirine tamamen zıt, aynı zihinde asla barınamayacak iki kutup gibi görünür. Ancak insan ruhunun derinliklerine inildiğinde, dikkat bozukluğu yaşayan zihinlerin çoğu zaman en ağır ve en acımasız mükemmeliyetçilik sancılarını çeken zihinler olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.
Bu durum kesinlikle bir tesadüf değildir. Kusursuz olma arzusu, içerideki o dağınık, hızlı ve kontrol edilemez hissi bastırmak için zihnin ürettiği devasa bir savunma kalkanıdır. Bu yazıda, birbirinin zıttı gibi duran bu iki kavramın zihnin derinliklerinde nasıl iç içe geçtiğine ve bu yorucu kusursuzluk arayışının hayatı nasıl kilitlediğine yakından bakacağız.
Dağınıklık Algısına Karşı Kurulan Savunma Duvarları
Dikkat bozukluğu ile büyüyen bir birey, daha çocukluk yıllarından itibaren dış dünyadan sürekli olarak tembel, dağınık, düzensiz veya umursamaz olduğuna dair acı verici mesajlar alır. Bu etiketler, çocuğun ruhunda derin bir yetersizlik ve utanç duygusu yaratır. Zihin, bu utançtan kurtulmak ve dış dünyanın eleştirilerini susturmak için çok keskin bir karar alır. Artık hiçbir hata yapılmamalı, hiçbir şey eksik bırakılmamalıdır.
Psikolojik düzlemde bu durum aşırı telafi mekanizması olarak adlandırılır. İçerideki o dağınıklık ve kontrol kaybı hissi o kadar korkutucudur ki, kişi dışarıdaki dünyada her şeyi milimetrik bir kusursuzlukla yönetmeye çalışarak bu korkuyu bastırır. Bir e-postayı göndermeden önce defalarca okumak, sıradan bir ödevi bile bir sanat eserine dönüştürmek için saatler harcamak, aslında yapılan işin doğasından değil; ben yetersiz değilim, bakın her şeyi ne kadar kusursuz yapabiliyorum çığlığından kaynağını alır. Ancak bu kadar yüksek bir standartta yaşamak, zaten çabuk yorulan o zihinsel enerjiyi hızla tüketir ve kişiyi içinden çıkılmaz bir bitkinliğe sürükler.
Siyah ve Beyazın Arasında Kaybolmak
Sağlıklı bir ruhsal yapı, hayatın içindeki gri alanları tolere edebilir. Bir iş harika olmayabilir ama idare eder seviyededir ve bu kabul edilebilir bir durumdur. Ancak dikkat bozukluğu ve mükemmeliyetçiliğin birleştiği zihinlerde gri renge yer yoktur. Düşünce yapısı tamamen ya hep ya hiç ilkesiyle çalışır.
Bu zihinsel yapıda bir iş ya tam anlamıyla kusursuz, görkemli ve hatasız olmalıdır ya da tamamen değersiz bir çöp hükmündedir. Yüz üzerinden doksan almak bile büyük bir başarısızlık olarak kodlanır çünkü eksik olan o on puan, kişinin kendi zihnindeki yetersizlik duygusunu şiddetle tetikler. Bu keskin ikiye bölünme hali, kişinin hayattan aldığı tatmini sıfırlar. Ortaya konan hiçbir emek, hiçbir başarı kişinin kendi içindeki o acımasız yargıcı tatmin etmeye yetmez. Birey, kendi başarılarını bile küçümseyen, sürekli daha iyisini talep eden doyumsuz bir iç sese esir olur.
Kusursuzluğun Ağırlığı Altında Ezilmek ve Başlayamamak
Dikkat bozukluğunda en çok zorlanılan konulardan biri bir işe başlayabilmektir. Çoğu zaman bu başlama zorluğu basit bir motivasyon eksikliği veya tembellik olarak yorumlanır. Oysa mükemmeliyetçi bir zihin için başlamak, dünyanın en korkutucu eylemidir.
Kişi bir projeye, bir yazıya veya yeni bir hobiye başlamayı düşündüğünde, zihninde o işin bitmiş haline dair büyüleyici, kusursuz ve devasa bir hayal kurar. Ancak gerçekliğe dönüp o ilk adımı atması gerektiğinde, şu anki becerisiyle veya enerjisiyle o zihnindeki kusursuz hayale ulaşamayacağını aniden fark eder. Hayal edilen o muazzam başarı ile gerçekte ortaya çıkacak olan sıradan sonuç arasındaki bu devasa uçurum, kişide felç edici bir kaygı yaratır. Başlarsam ve zihnimdeki o mükemmel şeye ulaşamazsam, bu benim ne kadar yetersiz olduğumu kanıtlar korkusu, bedeni olduğu yere çiviler. Kusursuz olamayacağı gerçeğiyle yüzleşmektense, zihin o işe hiç başlamamayı, onu sonsuza dek bir fantezi olarak zihninde tutmayı tercih eder.
Hata Yapma Korkusu ve Gizlenmiş Erteleme
Erteleme davranışı da genellikle bu felç olma halinin bir uzantısıdır. Ertelemek, keyfi bir boşvermişlik değil; hata yapma ihtimalinden, eleştirilmekten ve kendi yetersizliğiyle yüzleşmekten kaçınmak için geliştirilmiş çaresiz bir kalkan görevi görür.
Dikkat bozukluğu yaşayan bireyler, geçmişte odaklanma sorunları yüzünden yaptıkları basit hataların dış dünyada nasıl ağır bedeller yarattığını çok iyi hatırlarlar. Bu nedenle yeni bir işe girişmek, zihin için potansiyel bir mayın tarlasına girmek demektir. İş ne kadar ertelenirse, o işin sonucunda yaşanacak olası başarısızlık veya eleştiri de o kadar ertelenmiş olur. Hatta bazen kişi işi bilerek son geceye bırakır. Çünkü son gece paniğiyle yapılmış ve kusurlu olmuş bir iş için çok vaktim yoktu, o yüzden böyle oldu mazeretine sığınmak mümkündür. Bu sayede kişi, eğer çok çalışsaydım mükemmel yapardım ama vaktim yoktu diyerek kendi potansiyelinin kusursuzluğuna olan inancını korumaya devam eder.
Yeterince İyi Olanın Şifalı Gücü
Bu yorucu, tüketen ve hayatı kilitleyen döngüden çıkışın yolu, zihni daha da zorlayarak gerçek bir kusursuzluğa ulaşmaya çalışmak değildir. İyileşme, o ulaşılamaz kusursuzluk hayalinin yasını tutup, insan olmanın getirdiği o doğal ve sıradan kusurluluk halini şefkatle kucaklayabilmekte yatar.
Psikanalitik düşünce geleneğinde çok kıymetli bir kavram vardır; yeterince iyi olmak. Bu kavram, mükemmelliğin bir illüzyon olduğunu, sevmek, üretmek veya var olmak için hatasız olmaya gerek olmadığını anlatır. Bir ödev yeterince iyi olabilir, bir ev yeterince temiz olabilir, bir ebeveyn yeterince ilgili olabilir. Dikkat bozukluğu ile yaşayan bir zihnin kendi içindeki o acımasız yargıcı susturabilmesi için bu felsefeyi içselleştirmesi gerekir. Hata yapmak bir zayıflık veya felaket değil, sadece o eylemin denendiğinin ve hayatta olunduğunun kanıtıdır.
Başlamak için doğru zamanı, harika hissetmeyi veya kusursuz bir plan yapmayı beklemekten vazgeçmek gerekir. Titreyen ellerle, yarım yamalak cümlelerle ve dağınık bir odakla bile olsa o ilk adımı atmak, hiç başlamamış o görkemli fantezilerden çok daha gerçektir ve çok daha kıymetlidir. Çünkü insan ruhunu besleyen şey ulaşılan o soğuk ve mesafeli kusursuzluk değil, tüm hatalarına rağmen yolda olmanın, denemenin ve düşe kalka ilerlemenin getirdiği o sıcak ve sahici yaşam deneyimidir.





