Dikkat bozukluğu denildiğinde akla ilk gelen imgeler genellikle yerinde duramayan, sürekli konuşan, dışa dönük ve hareketli bir yapıdır. Ancak madalyonun diğer yüzünde, dışarıdan pek görünmeyen ama içeride çok derin yaşanan, sessiz ve karanlık bir alan vardır. Bu alan, kişinin yavaş yavaş sosyal hayattan çekildiği, kalabalıkların içinde bile kendini yapayalnız hissettiği sosyal izolasyon sürecidir. İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır ve bağ kurmaya ihtiyaç duyar. Fakat dikkat bozukluğu yaşayan bir zihin için dış dünya, çoğu zaman başa çıkılması gereken devasa ve yorucu bir uyaran okyanusudur. Bu yorgunluk biriktiğinde, kişi kendini korumak için görünmez duvarlar örmeye, odasına kapanmaya ve dünyayla arasına mesafe koymaya başlar.
Sosyal hayattan geri çekilme, aniden ortaya çıkan bir küsme hali veya basit bir içe dönüklük değildir. Bu, zihinsel enerjinin tükenişinin, anlaşılamama hissinin ve defalarca yaşanan küçük iletişim kazalarının birikimiyle oluşan karmaşık bir ruhsal savunmadır. Bu yazıda, o geri çekilme anlarının arka planında yatan görünmez nedenlere ve bir zihnin neden kalabalıklardan kaçıp sessizliğe sığındığına yakından bakacağız.
Sosyal Uyaranların Fazla Gelmesi ve Kalabalıklar İçinde Kaybolmak
Bir arkadaş grubuyla kafede oturulan sıradan bir buluşmayı hayal edelim. Dört beş kişinin bir araya geldiği bu ortamlarda sohbet her zaman tek bir çizgi üzerinde ilerlemez. İnsanlar doğal bir akış içinde küçük gruplara ayrılır; ikisi kendi arasında bir konuyu konuşurken diğer üçü başka bir tartışmanın içine giriverir. Sohbetler arasında görünmez köprüler kurulur, insanlar bir gruptan diğerine esnek bir şekilde geçer, biraz bir tarafı dinler, sonra dönüp diğer tarafa laf atarlar. Bu durum, çoğu insan için sosyal sosyalleşmenin en keyifli ve doğal halidir.
Ancak dikkat bozukluğu olan bir zihin için bu ortam, filtresi bozulmuş bir radyo gibidir. Zihin, o küçük sohbet grupları arasında nereye odaklanacağını, hangi konuşmaya dahil olacağını seçmekte büyük bir bocalama yaşar. Çoğu zaman kişi kendi bulunduğu küçük gruptaki sohbete odaklanmak yerine, yan tarafında konuşulan bambaşka bir konuya istemsizce kilitlenebilir. Kendi masasındaki fısıltılar, arka planda çalan müzik, garsonun ayak sesleri ve yan masadaki kahkaha zihne aynı ses seviyesinde ve aynı aciliyetle ulaşır. Bu uyaran bombardımanı altında, o esnek geçişleri yapmak imkansızlaşır. Zihin aşırı yüklenir. Kişi bir süre sonra konuşmaları takip edemez hale gelir ve o kalabalığın, o kahkahaların tam ortasında fiziksel olarak orada olsa da ruhen tamamen sistemini kapatıp ortamdan kopar.
Söylenenleri Kaçırma Korkusu ve Sohbetten Sessizce Kopuş
Birini dinlerken dikkatin dağılması aslında son derece insani ve evrensel bir durumdur. Hiç kimse bir sohbetin başından sonuna kadar yüzde yüz bir odaklanmayla karşısındakini dinleyemez. Herkesin zihni zaman zaman geçmişteki bir anıya, akşam ne yiyeceğine veya o anki bir duyguya kayar. Fakat dikkat sorunu yaşayan bireyler, bu evrensel kopuşu sadece kendilerinde olan büyük bir kusur olarak algılarlar.
Karşısındaki insan heyecanla bir şeyler anlatırken zihninin başka diyarlara sürüklendiğini fark eden kişi, o an muazzam bir suçluluk duygusu yaşar. Karşımdakine ayıp ediyorum, onu önemsemiyormuşum gibi görünüyor, yine dinleyemedim gibi düşünceler zihni esir alır. Bu ağır suçluluk ve söylenenleri kaçırma korkusu, aslında dikkati daha da fazla dağıtan bir baskıya dönüşür. Psikolojide kendini gerçekleştiren kehanet dediğimiz durum tam olarak budur. Kişi hata yapmaktan ve dinleyememekten o kadar korkar ki, bu yoğun kaygı yüzünden gerçekten de sohbetin tamamen dışında kalır.
Dahası, sıradan bir zihin koptuğu noktadan o ana geri dönmekte nispeten zorlanmazken, dikkat bozukluğu olan bir zihin için o ana çapalanmak, geri dönmek çok daha meşakkatlidir. Kaçırdığı kısımları sorup karşısındakini kırmak istemez; bunun yerine anlıyormuş gibi başını sallar, gülümseler ve o an aslında o sohbetin içinde yapayalnız kalır. Bu sahte varoluş hali, kişiyi sosyalleşmekten giderek daha fazla yorar ve soğutur.
Unutulan Sözler ve Sürekli İptal Edilen Planlar
Sosyal izolasyonun en kırıcı aşamalarından biri, arkadaşlık bağlarının zamanla zayıflaması ve kişinin çevresi tarafından güvenilmez olarak etiketlenmesidir. Bu durumun temelinde genellikle tutulamayan sözler ve son dakika iptal edilen planlar yatar. Dikkat bozukluğu olan bireyler, birine söz verirken genellikle kötü niyetli veya umursamaz değildirler. Tam tersine, o anki bir boş bulunma, zihnin başka bir yerde olması veya o anın getirdiği anlık bir hevesle hiç düşünmeden evet derler. Söz verdiklerinin o an bile tam olarak farkında olmayabilirler.
Verilen bu söz veya yapılan plan, bir ajandaya veya telefon alarmına kaydedilmediği sürece zihnin o anki rüzgarıyla uçar gider. Ta ki karşı taraf buluşmaya saatler kala nerede kaldın veya yarın görüşüyoruz değil mi diye sorana kadar. O an yaşanan panik ve utanç çok büyüktür. Bazen de ortada bir unutkanlık yoktur ancak buluşma saati yaklaştığında kişide evden çıkacak, hazırlanacak, o sosyal etkileşime girecek en ufak bir içsel enerji kalmamıştır. Zihin, sosyalleşmenin gerektirdiği o eyleme geçme düğmesine basamaz. Sadece evde kalmak, o güvenli ve uyaranı az alanda durmak ister. Karşı taraf için bu durum bir reddediliş ve değersizlik hissi yaratırken, planı iptal eden kişi için yoğun bir çaresizlik ve yetersizlik duygusu barındırır. Zamanla bu iptaller sıklaştıkça insanlar davet etmeyi bırakır ve yalnızlık kaçınılmaz bir son haline gelir.
Yalnızlık İhtiyacı ile Depresif İzolasyonun Çizgisi
Her insanın günün sonunda kendi kabuğuna çekilmeye, dış dünyanın seslerini kısıp kendi kendine vakit geçirmeye ihtiyacı vardır. Dikkat bozukluğu gibi zihnin sürekli yüksek viteste çalıştığı durumlarda bu dinlenme ve deşarj olma ihtiyacı çok daha elzemdir. Ancak burada ebeveynlerin, eşlerin veya kişinin kendisinin çok dikkat etmesi gereken ince bir çizgi vardır: Bu yalnızlığın altında yatan gerçek motivasyon nedir?
Özellikle ergenlikten genç yetişkinliğe geçiş döneminde dikkat bozukluğunun yapısı değişmeye başlar. Çocukluktaki o fiziksel hareketlilik, sağa sola koşturma hali bedeni terk eder ve yerini zihnin içindeki bitmek bilmeyen bir huzursuzluğa bırakır. Dışarıdan sakin görünen bedenin içinde, durdurulamayan düşünceler ve artan dikkat sorunları vardır. Bu içsel kaos, zamanla kişiyi daha karamsar, hayattan keyif almayan ve depresif bir ruh haline sürükleyebilir.
Eğer kişi odasına çekildiğinde dinleniyor, sevdiği bir müzikle rahatlıyor ve ertesi güne enerji topluyorsa bu sağlıklı bir yalnızlıktır. Fakat odadan çıkmamak, hiç kimse beni anlamıyor, ben bu dünyaya uyum sağlayamıyorum, dışarısı benim için çok zorlayıcı gibi karamsar ve değersizlik dolu düşüncelerden kaynaklanıyorsa, burada dikkat bozukluğunun getirdiği tükenmişlik depresif bir izolasyona dönüşmüş demektir. Bu noktada yalnızlık bir dinlenme alanı değil, kişinin kendini hapsettiği karanlık bir zindan işlevi görür.
Sosyal Enerjiyi Şefkatle Yönetmek
Kişinin kendi sınırlarını bilmesi ve bu sınırları çevresine suçluluk duymadan ifade edebilmesi, izolasyonun en büyük ilacıdır. Bugün enerjim çok düşük, kalabalığa girmek yerine evde kalmaya ihtiyacım var diyebilmek büyük bir öz farkındalıktır. Çevresindeki insanların da bunu bir mazeret veya reddediliş olarak değil, beynin kendini koruma ihtiyacı olarak görmesi gerekir.
Sosyal hayatta var olmak, her an her yerde olmak veya her sohbete mükemmel bir şekilde dahil olmak demek değildir. Bazen sadece orada durmak, kalabalığın içinde sessizce kendi alanını koruyabilmek ve yorulduğunda geri çekilme hakkını kendine tanımak, en sağlıklı sosyal uyumdur. Anlaşılamama korkusuyla kendimizi odaya kapatmak yerine, kendi çalışma şeklimizi sevdiklerimize şefkatle anlattığımızda, o görünmez duvarların yerini, bizi olduğumuz gibi kabul eden güvenli köprüler alacaktır.





