Sınırların Silikleştiği Bir Dünyada Kendini İnşa Etmek Üniversite Yıllarında Dikkat Bozukluğu

Sınırların Silikleştiği Bir Dünyada Kendini İnşa Etmek: Üniversite Yıllarında Dikkat Bozukluğu

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) denildiğinde, zihinlerimizde beliren ilk imge genellikle ilkokul sıralarında yerinde duramayan, ödevlerini unutan ve ebeveynlerinin sürekli yönlendirmesine ihtiyaç duyan bir çocuk figürüdür. Klinik pratikte ve toplumsal algıda dikkat bozukluğu, adeta çocukluğa özgü bir fenomen, ergenliğin bitişiyle birlikte sihirli bir şekilde ortadan kaybolacak bir gelişimsel pürüz olarak kodlanır. Ancak gerçeklik, bu naif varsayımdan oldukça uzaktır. Kişi, çocukluktan genç yetişkinliğe adım attığında, nörobiyolojik altyapısı ve içsel dinamikleri de onunla birlikte bu yeni evreye taşınır.

Üniversite yılları, insan psikolojisi için en radikal geçiş dönemlerinden biridir. Bu dönem, bireyin hem bir yetişkinin otonomisine ve sorumluluklarına sahip olduğu hem de öğrenci kimliğiyle çocukluktan kalma bir rolü sürdürdüğü paradoksal bir eşiktir. İlkokuldan lisenin sonuna kadar var olan o sıkı, dışsal ve kapsayıcı yapı aniden ortadan kalkar. Aile üyelerinin sabahları uyandırma ritüelleri, öğretmenlerin ödev kontrolleri, devamsızlık uyarıları ve ders çalış telkinleri bir anda susar. Birey, mutlak bir özgürlüğün kucağına, sınırların tamamen silikleştiği bir dünyaya bırakılır. DEHB ile yaşayan bir üniversite öğrencisi için bu mutlak özgürlük hem büyüleyici bir kurtuluş hem de başa çıkılması gereken devasa bir içsel kaostur. Çünkü dışarıdaki otorite figürleri kaybolduğunda, kişinin kendi içsel otoritesini, yani kendi üstbenliğini devreye sokarak kendini regüle etmesi gerekir. Dikkat bozukluğu ise tam da bu içsel regülasyonun, otonom yapının inşasında zorluklar yaratır.

Akademik Özgürlük ve Rutin Kaybının Etkileri

Psikanalitik açıdan bakıldığında, kurallar ve rutinler sadece bizi kısıtlayan zincirler değil, aynı zamanda ruhsal aygıtımızı bir arada tutan, dürtülerimizi kapsayan dışsal iskeletlerdir. Üniversiteye adım atan bir genç, bu dışsal iskeleti geride bırakır. Artık derse girip girmemek, sınavlara çalışmak veya sabaha kadar uyanık kalmak tamamen kendi inisiyatifindedir.

DEHB profiline sahip bireyler için bu dışsal yapı kaybı, iç dünyadaki dağınıklığın doğrudan eyleme vurulmasına zemin hazırlar. Beni zorlayan kimse yok düşüncesi, başlangıçta büyük bir haz verse de bir süre sonra derin bir kaygıya dönüşür. Kişi, kendi sınırlarını çizebilecek ego kapasitesini henüz tam anlamıyla geliştirememişken, ona sunulan bu sınırsızlık hissi felç edicidir. Sabahları kalkıp o derse gitmeyi sağlayacak bir dış güç olmadığında, dürtüsel olarak anlık hazzı erteleyip, uzun vadeli bir hedefe yönelmek ciddi bir psişik enerji gerektirir. Rutinlerin kaybı, sadece zaman yönetimini bozmaz; aynı zamanda bireyin zaman algısını da parçalar. Gelecek, planlanabilir ve öngörülebilir bir çizgi olmaktan çıkıp, son teslim tarihlerinden ibaret, aniden beliren kriz anlarına dönüşür. Bu nedenle üniversite öğrencisinin en temel görevi, dışarıdan alınan o kapsayıcı ebeveyn işlevini kendi içinde yaratabilmek, kendi kendine yetebilen, şefkatli ama kararlı bir içsel rehber inşa etmektir.

Uzun Makaleler ve Tez Süreçlerinde Odaklanma

Lise yıllarındaki hap bilgiler, kısa metinler ve net cevaplı testler, üniversitede yerini sayfalarca süren, yoğun akademik bir dille yazılmış makalelere ve ucu bucağı görünmeyen araştırma süreçlerine bırakır. Bu durum, dikkat bozukluğu olan zihin için sadece bilişsel bir zorluk değil, aynı zamanda duygusal bir tehdittir. Yoğun ve kompleks bir metinle karşılaşıldığında yaşanan odaklanma sorunu, salt bir dikkat eksikliği değil; anlaşılmamaya, yetersizlik hissine ve akademik dünyanın o soğuk, yargılayıcı nesnesine karşı geliştirilen bir savunma mekanizmasıdır. Zihin, bu yoğun kaygıdan kaçmak için dağılır.

Özellikle tez veya bitirme projesi gibi aylar, hatta yıllar süren süreçler DEHB için en zorlu sınavlardır. Tez, doğası gereği yapılandırılmamış, sınırları kişinin kendisi tarafından çizilmesi gereken uçsuz bucaksız bir boşluktur. Bu boşluk, dikkat bozukluğu olan bireyde nereden başlayacağım? anksiyetesini tetikler. Bütün o büyük göreve bakmak yerine, onu sindirilebilir, küçük lokmalara bölmek elzemdir. Akademik okumaları yaparken metinle pasif bir ilişki kurmak yerine (sadece gözlerle okumak), metinle çatışmaya girmek, kenarlarına notlar almak, altını çizmek ve metni kendi kelimelerine dönüştürmek gerekir. Bu eylemsellik, dikkatin dağılmasını önleyen bir çapadır. Büyük resmi düşünmenin yarattığı paraliziden kurtulmak için, sadece bugünün, bu saatin küçük hedefine odaklanmak, tezi bitirmenin değil, bugün sadece bir paragraf yazmanın hazzını yaşamak içsel motivasyonu canlı tutar.

Amfi Derslerinde Dikkati Uyanık Tutma Yöntemleri

Üniversitelerin fiziksel mimarisi, özellikle amfiler ve devasa derslikler, dikkat dağıtıcı unsurlarla dolu bir okyanus gibidir. Zorunlu eğitimdeki o küçük sınıfların, öğretmenin her öğrenciyi göz hapsinde tuttuğu o gözetim ortamının aksine, yüzlerce kişinin girdiği bir amfide kişi anonimleşir. Arka sıralara doğru gidildikçe otoritenin etkisi azalır, birey görünmezleşir. Görünmezlik, özgürlüktür; derste telefona bakmak, hayallere dalmak, uyumak veya sessizce amfiyi terk etmek için sonsuz bir alan açar.

Ancak dikkat bozukluğu olan bir zihin için bu görünmezlik hali tehlikelidir. Fiziksel sınırların ve denetimin olmadığı bir alanda, bedeni orada tutarken zihni de orada tutmak muazzam bir çaba ister. Hocanın anlattığı konunun ritmi yavaşladığında veya tekdüzeleştiğinde, zihin anında daha uyarıcı, daha cazip bir nesneye (telefona, camdan dışarıya veya içsel fantezilere) kayar. Bu durumla başa çıkmanın psikanalitik temeli, bedeni işin içine katmaktır. Amfinin en ön sıralarına oturmak, görünür olmayı bilinçli olarak seçmektir. Bu, bireyin kendi süperegosunu dışarıya, hocanın bakışına yansıtarak dikkati regüle etme çabasıdır. Sadece dinlemek yetmez; aktif bir not alma pratiği geliştirmek gerekir. Not almak, bilgiyi kağıda geçirmekten ziyade, bedensel bir ritim oluşturarak zihnin dersten kopmasını engelleyen fiziksel bir eylemdir. Zihin uçup gitmek istediğinde, elin yazma eylemi onu tekrar o anın gerçekliğine, amfinin içine çeker.

Sosyal Hayat ve Akademik Yaşam Arasındaki Denge

Üniversite, çoğu zaman sadece bir eğitim kurumuna değil, tamamen yeni bir şehre, yeni bir kültüre ve yeni bir kimliğe göç etmektir. Aile evinden ayrılmak, lisedeki güvenli arkadaş gruplarını geride bırakmak ve sıfırdan bir sosyal çevre inşa etmek başlı başına bir kriz ve yeniden yapılanma sürecidir.

DEHB dinamikleri bu noktada iki uçlu bir sarkaç gibi çalışabilir. Bir yanda, yeniliğin, yeni insanların ve sosyal uyaranların o yoğun cazibesi vardır. Dikkat bozukluğu olan bireyler, anlık uyaranlara daha açık ve duyarlı olduklarından, akademik sorumlulukların yarattığı sıkıntıdan kaçmak için kendilerini tamamen sosyal hayata, partilere, kulüplere ve bitmek bilmeyen sohbetlere kaptırabilirler. Bu, derinlerde yatan akademik kaygılardan veya yetişkin olma korkusundan, bitmek bilmeyen bir sosyal hareketlilik aracılığıyla kaçış olabilir.

Diğer uçta ise, bu yeni ve kaotik çevrenin yarattığı aşırı uyarılma hali vardır. Yeni insanlarla tanışmak, uyum sağlamak için harcanan psişik enerji , kişiyi öylesine tüketir ki, birey bir süre sonra tamamen içe kapanabilir. Sosyal kaygı ve reddedilme korkusu, akademik çalışmalara saplantılı bir şekilde sığınmaya, odadan hiç çıkmamaya dönüşebilir. Her iki senaryoda da eksik olan şey dengedir. Sağlıklı bir benlik, ne dürtüsel bir sosyalleşmenin içinde kaybolur ne de akademik bir izolasyonun içine hapsolur. Üniversite yıllarındaki en büyük kazanım, not ortalamasından ziyade, bu iki alanı birbirini besleyecek şekilde entegre edebilmeyi öğrenmektir. Sosyal hayatı bir kaçış değil, bir dinlenme alanı; akademik hayatı bir eziyet değil, kişisel inşanın bir parçası olarak kodlamak zaman alır, ancak DEHB yönetiminde en kritik adımlardan biridir.

Kampüs İçi Psikolojik Destek ve Uyarlamalar

Tüm bu içsel ve dışsal çatışmalarla tek başına mücadele etmek onurlu görünse de, çoğunlukla yıpratıcı ve gereksizdir. Yetişkinliğe adım atmanın ve otonomi kazanmanın en önemli göstergelerinden biri, yardıma ihtiyaç duyulan noktaları tespit edip profesyonel destek talep edebilecek ego olgunluğunu göstermektir.

Üniversitelerin psikolojik danışmanlık ve rehberlik merkezleri veya kampüs içi sağlık birimleri, bu geçiş döneminde birer kapsayıcı çevre işlevi görebilir. DEHB sadece bireysel bir irade meselesi değil, aynı zamanda çevresel uyarlamalar gerektiren klinik bir gerçekliktir. Psikolojik destek almak, kişinin kendi zihinsel işleyişine dair içgörü kazanmasını, savunma mekanizmalarını fark etmesini ve kendi ritmine uygun stratejiler geliştirmesini sağlar. Ayrıca, birçok üniversitede dikkat bozukluğu veya öğrenme güçlükleri olan öğrenciler için sınav sürelerinin uzatılması, dikkat dağıtıcı unsurlardan arındırılmış sınav odaları veya akademik danışmanlık gibi resmi uyarlamalar mevcuttur. Bu hakları talep etmek bir ayrıcalık ya da zayıflık değil, nörolojik çeşitliliğin etik bağlamda tanınması ve eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanmasıdır.

Sonuç olarak üniversite, dikkat bozukluğu ile yaşayan bir birey için salt bir savaş alanı değil, aynı zamanda kişinin kendi sınırlarını çizdiği, zihninin benzersiz çalışma şeklini keşfettiği ve kendi içsel otoritesini sevgiyle inşa ettiği derin bir psikolojik laboratuvardır. Bu laboratuvardan çıkacak en değerli sonuç diplomanın kendisi değil, o diplomaya giden yolda geliştirilen otonom, farkındalığı yüksek ve esnek benlik kapasitesidir.

İlk yorumu bırak

Benzer Konular