Dağınık Odaların Fısıldadıkları İçsel Kaosun Dışarıya Yansıması

Dağınık Odaların Fısıldadıkları: İçsel Kaosun Dışarıya Yansıması

Evin içinde bitmek bilmeyen o sessiz savaş… Kapısı usulca aralanan, ebeveynlerin her bakışta derin bir iç çektiği, kıyafetlerin, kitapların ve eşyaların adeta kendi cumhuriyetini kurduğu o dağınık odalar. Dikkat bozukluğu ile yaşayan çocukların veya yetişkinlerin hayatında, dağınık bir oda sadece fiziksel bir düzensizlikten ibaret değildir. Çoğu zaman aileler bu durumu tembellik, umursamazlık veya otoriteye karşı gizli bir isyan olarak yorumlar. Oysa o odanın kapısını bir ebeveyn öfkesiyle değil, anlamaya çalışan şefkatli bir gözle araladığımızda, yerdeki her bir eşyanın bize fısıldadığı bambaşka bir hikaye vardır. O hikaye, zihnin içindeki durmak bilmeyen hareketliliğin, düşünce fırtınalarının ve kişinin dünyada kendine bir denge bulma çabasının ta kendisidir.

Zihnin Aynası Olarak Fiziksel Mekan

İnsan ruhu ile yaşadığı mekan arasında görünmez ama çok güçlü bir bağ vardır. Odamız, zihnimizin en çıplak haliyle dışarıya yansıdığı, savunmalarımızın en düşük olduğu kişisel sığınağımızdır. Dikkat bozukluğu olan bir zihin, gün boyu yüzlerce farklı uyaranı aynı anda işlemeye çalışır. Düşünceler ardı ardına, düzenli bir sırayla gelmez; adeta bir havai fişek gibi aynı anda her yöne patlar.

İşte masanın üzerinde üst üste yığılmış kağıtlar, yatağın bir köşesine atılmış kıyafetler ve yarım bırakılmış su bardakları, tam olarak bu içsel havai fişeklerin fiziksel dünyadaki izleridir. Kişi, zihnindeki o müthiş hızı ve çokluğu durduramadığı için, bu karmaşa yavaş yavaş taşıp etrafındaki mekanı ele geçirmeye başlar. O dağınıklık, aslında içeride esen fırtınanın dışarıdan çekilmiş bir fotoğrafıdır. Zihin ne kadar yorgun ve doluysa, odaya saçılan eşyaların sayısı da o kadar artar.

Tembellik Yanılgısı ve Başlama Korkusu

Bir odayı toplamak, dikkat sorunu yaşamayan bir zihin için son derece basit ve mekanik bir eylemdir. Eşyalar kategorilere ayrılır, çöpler atılır, kıyafetler dolaba asılır. Ancak dikkat bozukluğu ile dünyayı algılayan biri için bu eylem, devasa ve aşılması imkansız bir dağ gibi görünür.

Odayı toplamaya nereden başlanacağı sorusu, zihinde o kadar büyük bir yankı uyandırır ki, kişi bu sorunun ağırlığı altında ezilir. Çorapları mı kaldırmalıyım, masayı mı silmeliyim, yoksa önce kitapları mı dizmeliyim derken, karar verme mekanizması aşırı yüklenir ve sistem çöker. Bu çöküş hali dışarıdan eylemsizlik yani tembellik olarak görünür. Oysa o eylemsizliğin altında, o devasa göreve duyulan büyük bir kaygı ve nereden başlayacağını bilememenin getirdiği felç olma hali yatar. Tembel bir insan hiçbir şey yapmadığı için rahattır; ancak dağınık odasında oturan ve orayı toplayamayan kişi, içten içe büyük bir suçluluk ve huzursuzluk içindedir. O karmaşanın içinde bulunmak onu da yorar ama o karmaşayı çözecek ruhsal enerjiyi kendisinde bulamaz.

Dağınıklığın İçindeki Gizli ve Tuhaf Düzen

Psikanalitik bir gözle bakıldığında, dağınıklık sadece bir sonuç değil, bazen de bilinçdışı bir ihtiyaçtır. Zihni sürekli kaos içinde olan biri, bu kaosu dışarıya yansıtarak aslında onu görünür kılmaya ve bir nevi kontrol etmeye çalışır. Dışarıdaki eşyalar ne kadar dağınıksa, kişi kendi içindeki o anlamsız boşluk hissinden o kadar uzaklaşır. Eşyaların yarattığı o kaotik doluluk, zihni bir nevi uyuşturur ve meşgul eder.

Üstelik bu dağınıklığın içinde, sadece o odayı kullanan kişinin bildiği tuhaf ve görünmez bir düzen vardır. Anne veya baba odayı tamamen toplayıp her şeyi kusursuz bir şekilde dolaplara kaldırdığında, çocuk genellikle aradığı hiçbir şeyi bulamaz hale gelir ve büyük bir öfke yaşar. Çünkü onun o dağınık yığınları, aslında zihninin haritasıdır. Hangi kitabın hangi kıyafet yığınının altında olduğunu çok iyi bilir. Dışarıdan müdahale ile yaratılan o steril ve yabancı düzen, kişinin kendi kurduğu o tanıdık haritayı silip atar ve zihnini tamamen savunmasız bırakır. O kusursuz düzen, çocuğun ruhsal gerçekliğine ait değildir.

Suçluluk Duygusunun Ağır Yükü

Ebeveynlerin odayı toplama konusundaki sürekli uyarıları, bir süre sonra çocuğun veya ergenin iç dünyasında derin bir utanç kaynağına dönüşür. Burası ahır gibi, ne kadar pasaklısın, bu odanın hali ne gibi cümleler, sadece odayı değil, doğrudan çocuğun benliğini hedef alır.

Çocuk, odasının dağınıklığı üzerinden kendi varoluşunun da hatalı, sevilmez ve kabul edilemez olduğuna inanmaya başlar. Zaten zihniyle başa çıkmakta zorlanan bu genç insan, bir de en güvenli alanı olan odasında sürekli bir eleştiri bombardımanına tutulduğunda iyice içine kapanır. Dağınık oda, artık sadece eşyaların yığıldığı bir yer değil, aile ile çocuk arasındaki bağın koptuğu, öfkenin ve anlaşılmamışlık hissinin biriktiği soğuk bir cephe hattı haline gelir. Çocuk, anlaşılamadığı bu dünyada odasının kapısını kapatarak kendini oradaki karmaşanın içine hapseder.

Şefkatli Sınırlar ve Birlikte Adım Atmak

Bu cephe hattını yeniden sevgi dolu bir yuvaya dönüştürmek, odayı bağırarak zorla toplatmakla değil, o dağınıklığın dilini çözmekle mümkündür. Bir ebeveynin yapabileceği en iyileştirici dokunuş, çocuğa o devasa dağın karşısında yalnız olmadığını hissettirmektir.

Hadi odanı topla gibi geniş ve korkutucu bir komut yerine, süreci küçük ve sindirilebilir parçalara bölmek gerekir. Bugün sadece masanın üzerindeki çöpleri atalım mı veya sadece yerdeki kıyafetleri sepete atalım, gerisi kalsın diyerek o ağır yükü hafifletmek, başlama kaygısını ortadan kaldırır. Hatta o an çocuğun yanında durmak, ona eşlik etmek, o sıkıcı ve bunaltıcı eylemi bir sevgi ve bağ kurma anına dönüştürür.

Dağınık odalar bize isyan etmez, tembellik taslamaz; sadece içerideki o yorgun ve hızı kesilmeyen zihnin yardıma ihtiyacı olduğunu fısıldar. Ebeveyn olarak görevimiz o fısıltıyı bir gürültü olarak bastırmak değil, usulca yanına oturup o karmaşanın içinde onunla birlikte yol alabilmektir.

İlk yorumu bırak

Benzer Konular