Bir evin içinde esen rüzgarın yönü, çocuğun elinde tuttuğu bir sınav kağıdına veya o gün okuldan gelen bir şikayet telefonuna göre aniden değişebilmektedir. Dikkatini toplayıp yüksek bir not aldığında, kurallara harfiyen uyduğunda veya ebeveyninin beklentilerini karşıladığında o evin içine sıcacık bir bahar güneşi doğar. Yüzler güler, saçlar okşanır, gurur dolu bakışlar çocuğun benliğini şefkatle sarar. Ancak aynı çocuk, zihninin o doğal ve kaotik akışına kapılıp bir eşyasını kaybettiğinde, dalgınlıkla bir hata yaptığında veya zayıf bir notla eve geldiğinde, o bahar güneşi yerini aniden dondurucu bir kışa bırakır. Ebeveynin yüzündeki o sıcak gülümseme silinir ve evin içine cezaların en ağırı olan o derin, soğuk ve sağır edici sessizlik çöker.
Dikkat sorunları yaşayan bir çocuğun iç dünyasına psikanalitik bir mercekle baktığımızda, bu ani iklim değişikliklerinin sıradan bir ebeveyn tepkisi olmadığını, çocuğun ruhunda devasa ve onarılması çok güç kırılmalar yarattığını görürüz.
Performansa Bağlanan Varoluş ve Görülme İhtiyacı
Her çocuğun dünyadaki en temel ruhsal ihtiyacı, varoluşunun onaylanması ve ebeveyni tarafından görülmektir. Ancak bu görülme hali belli şartlara bağlandığında, çocuğun ruhsal aygıtı çok tehlikeli bir denklem kurar. Çocuk, olduğu gibi, salt o evde var olduğu için değil; sadece başardığında, uslu durduğunda ve dikkatini toplayabildiğinde ebeveyninin gözünde görünür kılındığını fark eder. Başarısız olduğunda ise o gözlerden tamamen silinir, adeta yok sayılır.
Dikkat bozukluğu ile yaşayan bir zihin için bu denklem, her an kaybedilebilecek bir hayatta kalma savaşıdır. Çünkü çocuğun dikkatini toplaması, hatalardan kaçınması veya her an mükemmel bir performans sergilemesi nörolojik ve ruhsal olarak zaten mümkün değildir. Çabasının süreklilik arz edememesi, onun o çok ihtiyaç duyduğu sevgi kaynağını her an kaybetme tehlikesiyle burun buruna yaşamasına neden olur. Sevgi artık doğal bir hak değil, her gün yeniden kazanılması, uğruna savaşılması ve sürekli kanıtlanması gereken yorucu bir maaş haline gelir.
Sessizliğin Sağır Edici Ağırlığı ve Terk Edilme Kaygısı
Ebeveynlerin çoğu, çocuk hata yaptığında ona bağırmadıkları veya fiziksel bir ceza vermedikleri için doğru bir tutum sergilediklerine inanırlar. Çocuğa küsmek, onunla konuşmamak veya hayal kırıklığıyla yüz çevirmek, pasif ve zararsız bir tepki gibi algılanır. Oysa bir çocuğun ruhsal dünyasında ebeveynin sessizliği ve duygusal olarak geri çekilişi, bağırıp çağırmasından çok daha korkutucu ve yıkıcıdır.
Bağıran bir ebeveyn hala oradadır, çocukla bir temas halindedir. Ancak sessizliğe bürünen, göz temasını kesen ve sevgisini geri çeken bir ebeveyn, çocuğa o an psikolojik bir terk ediliş yaşatır. Dikkatini toplayamadığı veya dürtülerine yenik düştüğü için bu sessizlikle cezalandırılan çocuk, karanlık bir boşluğa itildiğini hisseder. İç dünyasında çınlayan tek ses, kendi yetersizliğinin ve sevilmeye layık olmadığının o acımasız fısıltısıdır. Bu duygusal yoksunluk, çocukta kalıcı bir kaygı bozukluğunun ve asla güvende hissedememe halinin tohumlarını eker.
Kusurlu Benliğin Reddedilişi ve İçsel Parçalanma
Koşullu sevgiyle büyüyen bir çocuk, zamanla kendi varlığını ikiye böler. Ebeveyninin onayladığı, başarılı, uslu ve dikkatli olan yanını vitrine koyarken; doğal, dağınık, hata yapan ve dürtüsel olan gerçek benliğinden derin bir utanç duymaya başlar. Kendi içindeki o kusurlu ama tamamen insani olan bu parçayı reddeder, onu sevilmez ve tehlikeli bir düşman olarak kodlar.
Bu ruhsal bölünme, kişinin yetişkinlik hayatını da tamamen ipotek altına alır. Sadece başarılı olduğunda sevileceğine inanan bu zihin, ilerleyen yıllarda ilişkilerinde asla sınır çizemeyen, kimseye hayır diyemeyen ve sürekli başkalarını memnun etmeye çalışan birine dönüşür. İş hayatında tükenene kadar çalışır, romantik ilişkilerinde terk edilmemek için kendi arzularını tamamen yok sayar. Çünkü bilinçdışında hala o derin korku yatmaktadır; eğer hata yaparsam, eğer mükemmel olmazsam, beni kimse sevmez ve herkes terk eder.
Başarısızlığın İçinde Kapsanmak ve Şefkatli Kabul
Çocuğun iç dünyasındaki bu ağır ve tüketici kaygıyı iyileştirmenin tek yolu, sevgi ile performansı birbirinden kesin çizgilerle ayırmaktır. Çocuğun başarılı olduğunda kutlanması ve takdir edilmesi son derece doğaldır. Ancak asıl ebeveynlik sınavı, o çocuk en büyük hatayı yaptığında, en düşük notu aldığında veya en büyük hayal kırıklığını yaşattığında verilir.
Çocuk o zayıf sınav kağıdıyla veya yaptığı bir hatanın utancıyla eve geldiğinde, ebeveyninin gözlerinde bir reddediliş değil, sarsılmaz bir şefkat görmeye ihtiyaç duyar. Notunun düşük olması veya hata yapması davranışsal olarak konuşulup çözülecek bir sorundur; ancak bu sorun çözülürken ebeveyn ile çocuk arasındaki sevgi köprüsü asla sarsılmamalıdır. Çocuğa, bu yaptığın hatadan dolayı üzgünüm veya bu durumu düzeltmemiz gerekiyor demekle birlikte, bedensel bir temas kurmak ve ama bu seninle olan bağımı asla değiştirmez, sen her halinle benim için çok değerlisin mesajını vermek hayati bir önem taşır.
Ruhsal dayanıklılık, çocuğun hiç hata yapmamasıyla değil; hata yaptığında, düştüğünde ve en sevilmez göründüğü anlarda bile ebeveyninin o sıcak ve koşulsuz kucağına güvenle dönebileceğini bilmesiyle inşa edilir. Sevginin performansa bağlanmadığı, salt varoluşun şefkatle kutlandığı bir evde büyüyen çocuk, dış dünyanın hiçbir fırtınasında kendi değerinden şüpheye düşmeyecek sarsılmaz bir özgüvene sahip olur.





