Gündelik hayatın akışı içinde son derece sıradan, iyi niyetli ve pratik bir hatırlatma düşünün. Montunu asmayı unutmuşsun, ödevinin şu kısmı eksik kalmış veya konuşurken sözümü kestin gibi basit uyarılar, pek çok insan için o an düzeltilip geçilecek küçük detaylardır. Ancak dikkat bozukluğu ile dünyayı algılayan bir çocuğun veya yetişkinin iç dünyasında, bu basit cümleler saniyeler içinde devasa bir patlamaya, derin bir gözyaşı seline veya kapıların çarpıldığı büyük bir öfke krizine dönüşebilir.
Dışarıdan bakan bir göz için bu tepki inanılmaz derecede orantısızdır. Aileler genellikle ne söyledim ki şimdi bu kadar ağlıyorsun veya her şeye bu kadar alıngan olma diyerek duruma isyan ederler. Oysa o an o zihnin duyduğu şey basit bir hatırlatma değil, kendi varoluşuna yöneltilmiş yıkıcı bir saldırıdır. Bu yazıda, dikkat bozukluğu yaşayan bireylerin ruhsal aygıtında eleştirinin neden bu kadar ağır bir yaralanma yarattığına ve yüzeydeki o alınganlık etiketinin altında yatan derin, sessiz acıya yakından bakacağız.
Geçmişin Birikmiş Yankıları ve Zedelenmiş Özgüven
İnsanın özgüveni, çocukluk yıllarından itibaren çevresinden aldığı onay, sevgi ve başarma hissiyle damla damla dolan bir kuyu gibidir. Sağlıklı bir gelişimde bu kuyu yeterince doludur ve arada bir gelen eleştiriler o kuyudan sadece birkaç damla eksiltir; sistem çökmez. Ancak dikkat bozukluğu ile büyüyen bir bireyin geçmişi, ne yazık ki bitmek bilmeyen uyarılar, düzeltmeler ve eleştirilerle doludur.
Yerinde duramayan, eşyalarını kaybeden, söylenenleri unutan bu çocuklar; evde, okulda ve sosyal ortamlarda sürekli olarak yapma, dur, dinlemiyorsun, neden böylesin gibi mesajlara maruz kalırlar. Bu uyarılar ne kadar iyi niyetli olursa olsun, yıllar içinde birikerek çocuğun o özgüven kuyusunu tamamen kurutur. Çocuk, kendi zihninin doğal işleyişi yüzünden sürekli olarak dünyaya eksik, hatalı ve yorucu bir varlık sunduğuna inanmaya başlar. İşte bu noktada, sıradan bir eleştiri bile artık o kuruyan kuyuya atılmış bir taş değil, kişinin zaten kanayan o derin yarasının üzerine basılmasıdır. Birey, eleştiriyi o anki basit bir eyleme değil, doğrudan kendi kusurlu benliğine yapılmış bir saldırı olarak deneyimler.
Uyarıyı Değil, Reddedilişi Duymak
Dikkat bozukluğu olan zihinler, duyguları filtreleme ve şiddetini ayarlama konusunda genellikle savunmasızdır. Sıradan bir zihin eleştiriyi alır, mantık süzgecinden geçirir ve sadece o konuyla sınırlı tutar. Fakat dikkat sorunları yaşayan bir birey için en ufak bir uyarı, zihinde aniden korkunç bir senaryoya dönüşür.
Ebeveyni tarafından odanı yine dağıtmışsın cümlesini duyan bir çocuk, o an kelimelerin sözlük anlamını duymaz. Zihnin o anki kırılgan çevirisi şudur: Ben yine hata yaptım, ben düzelemeyeceğim, aileme sadece yük oluyorum ve beni bu halimle kimse sevmeyecek. Basit bir düzen uyarısı, saniyeler içinde devasa bir reddedilme ve sevilmemekorkusuna evrilir. Kişinin gösterdiği o şiddetli tepki, ağlama veya öfke, odasının dağınık olmasına değil; iç dünyasında hissettiği o korkunç terk edilme ve yetersizlik illüzyonunadır. Bu, psikanalitik anlamda çok derin bir narsisistik kırılmadır. Bireyin bütünlüğü ve değerli olma hissi o an için tamamen paramparça olmuştur.
Savunma Kalkanı Olarak Öfke ve İçe Kapanma
Bu kadar yoğun bir acı ve yetersizlik hissiyle başa çıkmak, insan ruhu için katlanılmazdır. Zihin, bu derin utancı ve acıyı hissetmemek için hızla savunma mekanizmalarını devreye sokar. Alınganlık dediğimiz tablonun dışa vurumu genellikle iki uçta yaşanır.
Birinci uç, yoğun bir öfke ve karşı saldırıdır. Kişi, kendi içindeki o kusurlu hissetme acısını örtbas etmek için aniden karşısındakine saldırmaya, suçlamaya veya kapıları çarpmaya başlar. Bu fevri öfke, aslında zihnin canım çok yandı, lütfen bana saldırmayı bırak deme şeklidir. İkinci uç ise tamamen içine kapanma, sessizleşme ve dünyadan kopmadır. Birey, eleştirinin yarattığı o ağır suçluluk duygusuyla kendi kabuğuna çekilir. Her iki durumda da amaç aynıdır: Kanamakta olan özdeğer yarasını dış dünyanın yargılarından umutsuzca korumaya çalışmak.
Ne Söylendiği Değil, Nasıl Söylendiği
Bu kırılgan dengeyi korumanın ve çocuğu yaralamadan yönlendirmenin sırrı, ebeveynin dilini tamamen dönüştürmesinden geçer. Dikkat bozukluğu olan bir zihne ulaşabilmek için, eleştirinin kişinin kimliğinden ve varoluşundan kesin bir çizgiyle ayrılması gerekir.
Sen diliyle kurulan her cümle, o hassas radarlara doğrudan bir tehdit olarak takılır. Sen hep böylesin, yine unuttun, ne kadar dikkatsizsin gibi cümleler, eylemi değil çocuğun karakterini yargılar. Bunun yerine, durum tespiti yapan ve eyleme odaklanan şefkatli bir gerçeklik dili kullanılmalıdır. Odan çok dağılmış, eşyalarını bulmakta zorlanacaksın gibi ifadeler, çocuğu savunmaya geçirmez; sadece ortadaki sorunu işaret eder.
Daha da önemlisi, uyarıyı yapmadan önce çocuğun niyetini gördüğünü belli etmek, o kırılgan zihni yatıştıran en büyük merhemdir. Ödevini yapmaya çalıştığını ve ne kadar yorulduğunu biliyorum, ama şu kısmı atlamışız, gel birlikte bakalım demek; uyarıyı bir saldırı olmaktan çıkarıp, güvenli bir iş birliğine dönüştürür. Çocuğun duymaya en çok ihtiyaç duyduğu mesaj, o uyarıyı alırken bile ebeveyninin gözünde hala iyi, sevilmeye değer ve yeterli bir insan olduğudur. Eleştirilerin zehrini alan şey kelimelerin kendisi değil; o kelimeleri sarmalayan ses tonundaki kabul, anlayış ve derinden hissedilen o güvenli şefkattir.





