Günlük yaşamın tekdüzeliğinden sıyrılmak, yeni beceriler edinmek ve ruhsal dünyayı beslemek amacıyla hobilere yönelmek hemen hemen her bireyin zaman zaman başvurduğu bir arayıştır. Ancak bu arayışın; sürekli yeni malzemeler alıp hiç başlamama, başlanan her kursu ilk haftasında terk etme ya da her ay bambaşka bir ilgi alanına büyük bir tutkuyla sarılıp hızla bırakma şeklinde tekrarlayan bir döngüye dönüşmesi, dışarıdan sıklıkla “maymun iştahlılık” veya kararsızlık olarak yorumlanabilmektedir. Oysa bu davranış örüntüsünün derinlerine bakıldığında; meselenin sadece hevesin çabuk geçmesi olmadığı, bireyin iç dünyasında idealize ettiği kusursuz bir nesneyi, hissi veya kimliği arama telaşının eyleme dökülmüş hali olabileceği düşünülmektedir.
Psikanalitik ve dinamik perspektiften incelendiğinde sürekli hobi değiştirmek, kişinin içsel eksikliklerini ve karşılanmamış arzularını doyuracak o “sihirli” eylemi bulma umuduyla çıkılan bir yolculuk olarak okunabilmektedir. Birey, yeni bir hobiye başlarken aslında sadece bir beceri öğrenmeyi değil; o hobinin kendisine huzur, başarı, özgüven veya tamamlanmışlık hissi vereceğini fantezi düzeyinde arzular. Ancak hiçbir dışsal eylem ruhun derinlerindeki bu boşluğu bütünüyle dolduramadığında, o büyük heyecan yerini hızla bir hüsrana bırakır ve zihin, tatmini başka bir yeni başlangıçta aramaya koyulur.
Başlangıçların Heyecanından Gerçekliğin Sıkıcılığına Geçiş
Yeni bir hobiye ilgi duyulan o ilk anlar, zihnin dopaminle dolduğu, olasılıkların sınırsız göründüğü ve fantezinin en yüksek olduğu evredir. Birey, gitar çalmayı hayal ederken sadece notaları değil, sahnede olmayı veya o enstrümanın ona katacağı o “etkileyici” kimliği hayal eder. Bu hayal etme süreci oldukça haz verici ve zahmetsizdir.
Ancak fantezi evresi bitip de eyleme geçildiğinde (gitarın tellerine basıp parmakların acıdığı, notaların yanlış basıldığı o ilk çalışma anlarında) gerçekliğin o acımasız, yavaş ve sabır gerektiren yüzüyle karşılaşılır. İdealize edilen o kusursuz görüntü, yerini beceriksizlik hissine, çabaya ve rutinin sıkıcılığına bırakır. Çabuk sıkılmak olarak adlandırılan bu durum, aslında zihnin gerçeğin bu yavaşlığına ve zahmetine tahammül edemeyerek yeniden o ilk başlangıcın zahmetsiz ve coşkulu fantezisine geri dönme arzusudur. Birey eylemden değil, eylemin getirdiği o pürüzlü gerçeklikten kaçmaktadır.
Çabuk Sıkılmanın Altındaki Yetersizlik Korkusu
Sürekli farklı ilgi alanları arasında savrulmanın altında, başarısız olma ve yetersiz hissetme korkusunun çok güçlü bir savunma kalkanı olarak işlev gördüğü düşünülmektedir. Bir hobide derinleşmek, ustalaşmak ve sebat etmek; beraberinde hata yapmayı, zorlanmayı ve kişinin kendi sınırlarıyla yüzleşmesini zorunlu kılar.
Mükemmeliyetçi ve katı bir içsel sese sahip bireyler için bu yüzleşme oldukça tehditkardır. Yeni başlanan bir işte “yeterince iyi olamayacağı”, “kusursuz eserler çıkaramayacağı” veya “diğerleri kadar yetenekli olmadığı” hissi zihni işgal ettiğinde, ego bu narsisistik yaralanmayı (öz saygı kırılmasını) önlemek adına eylemi aniden değersizleştirir. Kişi “Ben bunu yapamıyorum” demek yerine “Bu bana göre değilmiş, çok sıkıcı bir işmiş” diyerek hobiyi terk eder. Sürekli hobi değiştirmek, aslında başarısızlıkla yüzleşmemek için sürekli olarak “yeni başlayan (acemi)” konumunun o güvenli ve beklentisiz sularında kalma çabasıdır.
Yarıda Bırakılan İşlerin Ruhsal Dünyadaki Ağırlığı
Sürekli olarak yeni bir şeyler denemek ve hiçbirini tamamlamamak, bireyin sadece evinde yarım kalmış tuvaller, kullanılmayan spor aletleri veya okunmamış kitaplar biriktirmesi anlamına gelmez. Yarıda bırakılan her iş, ruhsal dünyada tamamlanmamış bir döngü olarak asılı kalır ve kişinin kendilik algısında (benlik saygısında) ağır bir tortu bırakır.
Her yarım bırakış, kişinin iç dünyasındaki o acımasız eleştirmenine yeni bir malzeme verir: “Yine başladığın işi bitiremedin”, “Senden hiçbir şey olmaz”, “Hep böylesin.” Birey, aslında mutlu olmak ve deşarj olmak için başladığı eylemlerin sonucunda kendini daha yetersiz, daha suçlu ve daha iradesiz hisseder. Evdeki o kullanılmayan hobi malzemeleri, sadece boşa harcanmış paranın değil, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirememesinin de somut ve can acıtıcı birer sembolüne dönüşür.
Hayal Kırıklığıyla Yüzleşmemek İçin Erkenden Vazgeçmek
Bireyin çocukluk çağında veya geçmiş yaşam deneyimlerinde sıkça karşılaştığı hayal kırıklıkları, reddedilişler veya yarım kalmışlıklar, zihinde bir savunma mekanizması olarak “erkenden vazgeçme” eğilimini tetikleyebilmektedir. Eğer bir işe, bir nesneye veya bir eyleme derinden bağlanılırsa ve o şey sonunda kişiyi hayal kırıklığına uğratırsa, hissedilecek acı çok daha büyük olacaktır.
Zihin bu olası büyük acıdan kaçınmak için, herhangi bir şeye gerçekten bağlanmaktan, ona emek vermekten ve onda derinleşmekten kaçınır. İşler zorlaşmaya veya ciddileşmeye başladığı anda, kişi duygusal yatırımını geri çeker ve oradan uzaklaşır. Sürekli vazgeçme ve yeni limanlar arama hali, bir anlamda hayal kırıklığına uğramadan önce hayal kırıklığı yaratma (terk edilmeden önce terk etme) dinamiğinin eylemsel bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Sürekli Vazgeçme Döngüsü İçin Ne Zaman Destek Alınmalıdır?
Hayatın farklı dönemlerinde yeni ilgi alanları keşfetmek, deneyip yanılmak veya bazı şeylerden vazgeçmek son derece olağan, insani ve gelişimsel bir süreçtir. Ancak bu “başlama ve aniden bırakma” döngüsü; bireyin günlük yaşamında, akademik veya mesleki kariyerinde kronik bir odaklanma sorununa dönüşmüşse, kişinin kendine dair inancını, güvenini ve saygısını derinden zedelemeye başlamışsa profesyonel bir destek sürecini gündeme almak anlamlı bir adım olabilmektedir.
Eğer kişi günün sonunda hiçbir şey üretemediği, hiçbir alanda derinleşemediği ve sürekli bir potansiyel israfı yaşadığı hissiyle ağır bir suçluluk duyuyorsa, bu durumun ardında görünmeyen bir eylemsizlik kaygısı yatıyor olabilir. Psikolojik destek süreci; kişinin bu yüzeysel kaçışlarının altındaki gerçek yetersizlik korkularını, mükemmeliyetçi beklentilerini ve içsel boşluklarını güvenli bir zeminde incelemesine olanak tanır. Bireyin kendi hızını kabullenmesi, hata yapma özgürlüğünü yeniden kazanması ve bir eylemin sonucundan ziyade sadece o eylemin içinde olabilmenin şefkatini deneyimleyebilmesi, ruhsal esnekliği yeniden kazanmak adına kıymetli bir adım olabilmektedir.







