Aile meclislerinde, misafirliklerde veya okul koridorlarında sıklıkla duyulan, çoğu zaman gülünerek veya hafif bir sitemle kurulan o tanıdık cümleler vardır: “Bizimki çok dağınık, iflah olmaz”, “Sınıfın en yaramazı maalesef bizim çocuk”, “O kadar unutkan ki, başı omuzlarına bağlı olmasa onu da bir yerde bırakacak…” Yetişkinlerin dünyasında bu cümleler; bazen yorgun bir ebeveynin çaresizliğini paylaşma, bazen de zor bir durumla başa çıkma aracıdır. Ancak aynı odada oturan, oyun oynuyor gibi görünse de bütün o kelimeleri ruhuna sünger gibi çeken bir çocuk için bu tanımlamalar sıradan birer sohbet konusu değildir. Onlar, çocuğun kendi benliğine dair ördüğü duvarın en ağır, en karanlık ve yıkılması en zor tuğlalarıdır.
Dikkat bozukluğu ile dünyayı algılayan, zihninin içindeki devasa hız ve kaosla her gün sessizce mücadele eden bir çocuğun iç dünyasına şefkatle eğildiğimizde; bu etiketlerin onun ruhunda nasıl bir hapishaneye dönüştüğünü ve onu kendi semptomlarından ibaret, silik bir gölgeye nasıl hapsettiğini çok acı bir şekilde görürüz.
Kelimelerin Aynasında Kendini İnşa Etmek
İnsan yavrusu dünyaya kendi hakkında hiçbir şey bilmeden, adeta boş bir tuval gibi gelir. Kendi benliğini, değerini, iyi mi yoksa kötü mü olduğunu; ona bakım verenlerin gözlerindeki yansımadan ve dudaklarından dökülen kelimelerden öğrenerek inşa eder. Psikanalitik açıdan ebeveyn, çocuğun dünyayı ve kendini tanıdığı ilk ve en büyük aynadır.
Zihni sürekli dağılan, dürtülerini frenlemekte zorlanan ve bu yüzden kurallara uymakta hep geride kalan çocuk; aynaya baktığında ebeveyninin gözünde sadece kendi kusurlarını görür. Her gün “yaramaz”, “dağınık”, “sorumsuz” veya “tembel” olarak çağrılan çocuk, bir süre sonra bu sıfatların sadece yaptığı bir davranışı değil, doğrudan kendi özünü ve varoluşunu tanımladığına inanır. “Ben odamı toplayamayan biriyim” demez; “Ben kötü ve dağınık biriyim” der. Davranış ile benlik arasındaki o ince sınır tamamen erir. Çocuk, artık içindeki o coşkulu, yaratıcı, sevgi dolu ve eşsiz potansiyeli göremez hale gelir. Tüm varoluşu, ebeveyninin ona yapıştırdığı o küçücük, olumsuz ve boğucu etiketin içine sıkışıp kalır.
Semptomun Arkasındaki Çocuğu Kaybetmek
Bir çocuğa etiket yapıştırmanın ebeveyn açısından gizli ve tehlikeli bir konforu vardır. Etiket, düşünmeyi, anlamayı ve empati kurmayı anında durdurur. Eğer bir çocuk “tembel” ise, onun neden masanın başında o kadar çok acı çektiğini, zihninin nasıl dağıldığını ve yetersizlik korkusuyla nasıl baş ettiğini düşünmenize gerek kalmaz; tembeldir ve yapmıyordur. Eğer çocuk “yaramaz” ise, onun aslında içerideki dürtüsel hızı frenleyemediği için ne kadar çaresiz hissettiğini anlamanıza gerek kalmaz.
Etiketler, çocuğun o anki ruhsal acısını ve yardım çağrısını görünmez kılar. Dikkat sorunlarının getirdiği o doğal zorluklar, ebeveynin gözünde birer karakter kusuruna dönüşür. Çocuğunu sadece semptomlarından, unuttuğu eşyalardan veya yırtılan defterlerden ibaret gören bir ebeveyn; o dağınıklığın arkasında çırpınan, sevilmek için can atan, korkan ve aslında durabilmeyi en çok kendisi isteyen o kırılgan çocuğu tamamen gözden kaybeder.
Karanlık Role Teslim Olmak: Etiketin İçine Yerleşmek
Etiketlerle büyümenin en trajik sonucu, çocuğun bir süre sonra bu haksız rollere karşı savaşmayı bırakıp, o rolü tamamen kabullenmesidir. Sürekli “sorumsuz” olduğu söylenen bir zihin, bir süre sonra sorumluluk almaktan tamamen vazgeçer. Çünkü ne yaparsa yapsın, ne kadar çabalarsa çabalasın günün sonunda yine o etiketi yiyeceğini bilir.
Çocuk, zedelenmiş özgüvenini korumak için bilinçdışı bir kararla o etiketin hakkını vermeye başlar. “Nasıl olsa adım yaramaza çıktı, nasıl olsa bana inanmıyorlar, o zaman gerçekten yaramaz olayım.” Bu, çocuğun dış dünyanın acımasız beklentilerine karşı geliştirdiği çaresiz bir savunma kalkanıdır. Kötü çocuk olmak, başarısız ve yetersiz bir iyi çocuk olmaktan her zaman daha güvenlidir. Çünkü kötü çocuk rolü, çocuğun kendi seçimidir; oysa başarısızlık onun kontrolü dışındaki o acı verici kaosun sonucudur. Ebeveynin yapıştırdığı o etiket, zamanla çocuğun kendi elleriyle gerçekleştirdiği karanlık bir kehanete dönüşür.
Etiketleri Sökmek ve Bütünlüğe Şefkatle Bakmak
Evin içindeki bu ruhsal sıkışmışlığı kırmak, çocuğa daha çok nasihat vermekle veya onun davranışlarını daha sıkı denetlemekle mümkün olmaz. İyileşme, ebeveynin çocuğun alnına yapıştırdığı o acımasız sıfatları usulca söküp atmasıyla; davranış ile çocuğun varoluşunu birbirinden tamamen ayırmasıyla başlar.
Çocuğun odası darmadağın olduğunda veya bir ödevi unuttuğunda; “Sen ne kadar sorumsuz bir çocuksun” demek yerine, “Bugün zihninin çok dağınık olduğunu ve eşyalarını toparlamakta çok zorlandığını görüyorum” diyebilmek, o evdeki tüm ruhsal iklimi anında değiştirir. Birinci cümle çocuğun varlığına yöneltilmiş yıkıcı bir saldırıyken; ikinci cümle çocuğun sadece o anki zorluğuna tutulmuş şefkatli bir ışıktır.
Etiketsiz bir ev inşa etmek, çocuğun hatalarını görmezden gelmek veya kuralsızlık yaratmak demek değildir. Bu; çocuğa, yaptığı en büyük hatanın veya gösterdiği en kaotik semptomun bile onun o muazzam ve eşsiz bütünlüğünü bozmadığını hissettirmektir. Çocuk, ebeveyninin gözlerine baktığında sadece unuttuğu bir çantayı, yapamadığı bir ödevi veya dürtüsel bir taşkınlığı değil; tüm bu zorlukların çok ötesinde, sevilmeye layık, bütünüyle kabul görmüş ve “tam” bir insan olduğunu görmelidir. Kendi saf varoluşu semptomlarının gölgesinden kurtarılıp ebeveyninin şefkatli ellerinde yeniden gün yüzüne çıkarılan bir çocuk, artık dünyada var olabilmek için o karanlık etiketlerin ardına saklanmaya ihtiyaç duymaz.






