Modern dünyada dikkat, kıymetli ancak en çok saldırıya uğrayan kaynağımız haline geldi. Bildirimler, hızla akan içerikler ve bitmek bilmeyen uyaranlar arasında odaklanmakta güçlük çekmek neredeyse genel bir insanlık durumu halini aldı. Son yıllarda “dikkat bozukluğu” kavramı günlük dilde de oldukça sık kullanılmaya başlanmıştır. Bir işi sürdürememek, ders çalışırken aklın başka yerlere gitmesi ya da unutkanlık gibi birçok durum hızla dikkat bozukluğu ile açıklanabilmektedir. Ancak odaklanma güçlüğü yaşanan her durumda dikkat bozukluğu kavramını kullanmak doğru bir kullanım değildir. Klinik bir tablo olan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ile modern hayatın getirdiği odaklanma güçlüğü arasında ayrım vardır.
Dikkat Bozukluğu Nasıl Tanımlanır?
Klinik anlamda dikkat bozukluğu, bireyin yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayan, süregelen bir dikkatsizlik, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik örüntüsüdür. Nörobiyolojik açıdan bakıldığında, beynin ön lobundaki (prefrontal korteks) “yürütücü işlevlerin” (planlama, önceliklendirme, dikkati sürdürme) tam olarak organize edilememesi durumudur.
Dikkat bozukluğu, klinik olarak Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) başlığı altında değerlendirilen, nörogelişimsel temelli bir bozukluktur. DEHB’de temel sorun; dikkatin sürdürülebilirliği, dürtü kontrolü ve/veya motor aktivitenin düzenlenmesinde yaşanan güçlüklerdir. Belirtiler çocukluk döneminde başlar ve kişinin akademik, sosyal ya da mesleki işlevselliğini anlamlı biçimde etkiler.
Psikanalitik bakış açısı, dikkat sorununu yalnızca nörobiyolojik bir eksiklik olarak ele almamaktadır. Dikkat, psikanalitik kuramda libidinal yatırım, yani ruhsal enerjinin belirli bir nesneye, göreve ya da ilişkiye yöneltilmesi olarak düşünülür. Bu açıdan bakıldığında dikkat dağınıklığı, bazen bireyin içsel çatışmalarından, kaygıdan ya da bastırılması zor duygulanımlardan kaçınma biçimi olarak da ortaya çıkabilir. Başka bir deyişle, kişi yalnızca “dikkatini toplayamıyor” değildir; bazen dikkatini bir yerde tutmak ruhsal olarak fazla zorlayıcıdır.
Psikanalitik bakış açısı, dikkatin eksikliğinden ziyade, dikkatin nereye yöneldiğiyle ilgilenir. Zihin, bilinçdışı bir çatışma veya ağır bir kaygı ile meşgulse, dış dünyaya ayıracak enerjisi kalmaz. Dışarıdan “dikkati dağınık” görünen kişi, aslında içsel dünyasında çok yoğun bir meşguliyet içindedir. Nesne ilişkileri kuramına göre, dikkat; bir nesneyi zihinde tutabilme kapasitesiyle ilişkilidir. Erken dönem nesne ilişkilerinde güvenli bir temel oluşmamışsa, zihin dış dünyaya odaklandığında kendini savunmasız hissedebilir ve dikkati “parçalayarak” bir nevi savunma geliştirebilir.
Dikkat Eksikliği ile Karıştırılan Durumlar
Her odaklanma sorunu nörolojik bir bozukluk değildir. Yoğun kaygı yaşayan bireylerde zihin sürekli tehdit algısıyla meşguldür. Bu durum, dikkat dağınıklığına benzer bir tablo yaratabilir. Kaygı bozukluklarında sürekli “ya kötü bir şey olursa” diye düşünen bir zihnin, matematik problemine odaklanması çok zordur.
Depresyonda görülen isteksizlik, zihinsel yavaşlama ve enerji düşüklüğü, odaklanma sorunlarıyla karıştırılabilir. Depresyondaki bireyde bilişsel yavaşlama ve ilgi kaybı olur. Bu durum, dikkat bozukluğu gibi görünse de aslında duygusal bir çöküşün sonucudur.
Travmatik yaşantılar sonrası bireylerde zihnin sürekli tetikte olması ya da kopukluk hissi, dikkatin sürdürülememesine yol açabilir. Zihnin etrafı tarama ihtiyacı o kadar yüksektir ki, tek bir noktaya odaklanmak güvenlik riskidir. Yetersiz uyku, yoğun stres ve kronik yorgunluk da dikkat performansını ciddi biçimde etkiler.
Psikanalitik açıdan bakıldığında, dikkat eksikliği gibi görünen bazı durumlar aslında duygusal çatışmaların bilişsel alandaki yansımaları olabilir. Özellikle bastırılmış öfke, suçluluk ya da yas süreçleri, zihinsel dağınıklık olarak kendini gösterebilir.
Her Odak Sorunu Dikkat Bozukluğu mudur?
Her odak sorunu dikkat bozukluğu değildir. Odaklanma, bağlama ve koşullara oldukça duyarlı bir zihinsel süreçtir. Günümüzde dijital uyaranların fazlalığı, çoklu görev yapma beklentisi ve sürekli performans baskısı, sağlıklı bireylerde bile dikkat sürelerini kısaltabilmektedir. Teknolojik uyaranlara aşırı maruz kalmak, dopamin sistemimizi “anlık ödüllere” alıştırır. Uzun bir kitabı okumak veya bir toplantıyı dinlemek gibi düşük dopaminli aktiviteler, zihin için “sıkıcı” ve “odaklanılamaz” hale gelir. Bu aslında beynin süreğen çevresel koşullara gösterdiği bir çeşit adaptasyondur.
Psikanalitik perspektiften bakıldığında, dikkat yalnızca bilişsel bir işlev değil; aynı zamanda ilişkisel ve duygusal bir süreçtir. Kişi, iç dünyasında zorlandığı bir alana dikkatini yöneltmekten kaçınabilir. Bu kaçınma bilinçdışı düzeyde gerçekleştiğinde, birey bunu “dikkatimi toplayamıyorum” şeklinde deneyimler. Bu noktada belirtiler çocukluktan beri var mı, farklı ortamlarda (okul, iş, ev) tutarlı biçimde görülüyor mu, işlevselliği belirgin biçimde bozuyor mu, duygusal durumla birlikte mi artıyor gibi sorulara verilen yanıtlar, dikkat sorununun gelişimsel bir bozukluk mu yoksa durumsal/psikodinamik bir tepki mi olduğunu ayırt etmeye yardımcı olur.
Günlük Hayattan Örnekler
Dikkat bozukluğu yaşayan bir bireyin dünyasını anlamak için şu örneklere bakabiliriz:
Elinde gözlüğü varken evde gözlük arayan bireyin durumu dikkatin o anki eylemden (gözlüğü eline almaktan) tamamen kopup başka bir içsel düşünceye kaymasıdır.
Hiper-Odaklanma durumunda kişiler sevdikleri bir şeye (video oyunları, hobiler) saatlerce, dünyadan koparak odaklanabilirler. Bu, dikkatin yokluğunu değil, “yönetilememe” sorununu göstermektedir.
Bir üniversite öğrencisi, yalnızca sınav dönemlerinde ders çalışmakta zorlandığını, ancak ilgi duyduğu konularda saatlerce odaklanabildiğini söylüyorsa bu durum DEHB’den çok kaygı ve performans baskısıyla ilişkili olabilir.
Bir yetişkin, iş yerinde dikkatini toparlayamadığını ancak duygusal olarak zorlayıcı bir ilişki sürecinden geçtiğini ifade ediyorsa, dikkat sorunu içsel çatışmaların bir yansıması olabilir.
Bir çocuk, öğretmen tarafından “dalgın” olarak tanımlanırken evde uzun süre oyun oynayabiliyorsa, burada dikkat kapasitesinden çok bağlam ve duygusal güvenlik değerlendirilmelidir.
Bu örnekler, dikkatin yalnızca bireyin kapasitesiyle değil, içsel dünyası ve çevresel koşullarla da şekillendiğini göstermektedir.
Ne Zaman Destek Almak Gerekir?
Odaklanma sorunu şu boyutlara ulaştığında profesyonel bir destek almak önemlidir:
Çocukluk döneminden beri benzer örüntüler varsa ve dikkat sorunları uzun süredir devam ediyorsa
İş hayatında ciddi hatalar, okul başarısında belirgin düşüş veya sosyal ilişkilerde (partnerini dinleyememe gibi) kopuşlar başlamışsa yani akademik, mesleki ya da sosyal işlevselliği belirgin biçimde etkiliyorsa
Kişi kendini sürekli “tembel”, “aptal” veya “yetersiz” hissetmeye başlamışsa (aslında bu dikkat sorununa bağlı bir sonuçtur).
Dürtüsellik nedeniyle ani öfke nöbetleri veya riskli davranışlar artmışsa.
Dikkat sorunlarına yoğun kaygı, duygusal dalgalanmalar ya da ilişkisel güçlükler eşlik ediyorsa
Hayati görevlerin son ana kadar ertelenmesi ve bunun yarattığı ağır suçluluk duygusu ciddi bir boyuta ulaşmışsa.
Dikkat bozukluğu sadece “unutkanlık” veya “hareketlilik” değildir; zihnin dünyayı nasıl algıladığı ve onunla nasıl bir bağ kurduğuyla ilgilidir. İster biyolojik kökenli olsun ister psikanalitik temelli bir kaygının yansıması; önemli olan, bireyin bu dağınık parçaları bir araya getirmesine yardımcı olacak güvenli bir alan bulmasıdır.
Psikanalitik yönelimli terapi, dikkat sorununu yalnızca semptom düzeyinde ele almakla kalmaz; bu semptomun neyi ifade ettiğini, hangi içsel çatışmalarla bağlantılı olduğunu ve bireyin ruhsal dünyasında nasıl bir işlev gördüğünü anlamaya çalışır. Özellikle DEHB tanısı olan bireylerde, psikodinamik çalışma; benlik saygısı, suçluluk, başarısızlık deneyimleri ve ilişkisel örüntüler üzerinde derinleştirici bir etki sağlayabilir.
